Dünyanın Gerçek Sahibi Kim? Kur’an ve Kadim Dinlerde Mülkiyet, İnsan ve Doğanın Hakları
Cebimizdeki tapular, bahçemizin etrafına çektiğimiz tel örgüler, haritalara çizilen kalın ülke sınırları… İnsanlık tarihi boyunca “Benim!” deme hırsı; savaşların, mülkiyet kavgalarının ve bugün karşı karşıya kaldığımız küresel ekolojik krizlerin ana kaynağı oldu. Günümüz insanı, üzerine bastığı toprağı satın alabileceğini, nehrin akışını sahiplenebileceğini ve ormandaki bir ağacın kaderini tek başına belirleyebileceğini sanıyor.
Peki, evrensel teoloji ve kadim bilgelik bu konuda ne söylüyor? Gerçekten bir arsanın, bir madenin ya da gökyüzünün sahibi olabilir miyiz; yoksa sadece birer geçici konuk muyuz?
Bu sorunun cevabı; Kur’an-ı Kerim’in devrimsel mülkiyet anlayışında, İbrahimî geleneklerde ve Doğu’nun kadim felsefelerinde şaşırtıcı bir paralellikle karşımıza çıkıyor.
1. Kur’an-ı Kerim Perspektifinden Mülkiyetin Anatomisi
İslam teolojisinde mülkiyet kavramı incelendiğinde, Batı merkezli kapitalist veya feodal “mutlak sahiplik” anlayışının tamamen reddedildiği görülür. Kur’an, insan ile madde arasındaki ilişkiyi kökten değiştiren dört temel ilke ortaya koyar:
A. Aslî Mülkiyet: “Mülk Yalnızca Allah’ındır”
Kur’an semantiğinde varlığın özü, yaratılışı ve mutlak egemenliği tek bir kaynağa atfedilir. İnsanın elinde tuttuğu güç ve servet, ontolojik bir sahiplik değil, geçici bir yetkilendirmedir:
“De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden çekip alırsın…” (Âl-i İmrân, 26)
Mülk Suresi’nin ilk ayetinde (“Mülk elinde olan Allah ne yücedir…”) ve Bakara Suresi 107. ayette (“Göklerin ve yerin mülkünün yalnız Allah’a ait olduğunu bilmez misin?”) vurgulanan hakikat şudur: İnsanın hukuki olarak düzenlediği “tapu” veya “mülkiyet tescili”, Yaratıcı’ya karşı bir sahiplik iddiası değil; beşerî ilişkilerde karmaşayı ve gaspı önleyen idari bir zimmet belgesidir.
B. Zillî (Gölge) Mülkiyet ve İntifa Hakkı
İnsanın dilediği gibi yok etme veya keyfi kullanma hakkı yoktur. İnsana tanınan yetki, hukuk dilinde intifa hakkı (faydalanma ve işletme yetkisi) olarak adlandırılır. İnsan, mülkün hakiki sahibi değil; o mülkü belirli kurallarla yönetmekle görevlendirilmiş bir mütevellidir (emanetçi).
C. İ’mâr ve Hilafet Misyonu
Kur’an, insanı yeryüzüne tüketici bir efendi olarak değil, düzeni koruyan ve geliştiren bir görevli olarak yerleştirir. Hûd Suresi 61. ayette şöyle buyrulur:
“O sizi topraktan yarattı ve orayı imar etmenizi istedi…”
İmar etmek; yakıp yıkmak, betona boğmak ya da kaynakları kurutmak değil; adaleti, nizamı ve tabii dengeyi gözeterek yeryüzünü ihya etmektir. İnsana verilen “halifelik” (yeryüzündeki temsil gücü) makamı, mülk üzerinde dilediğince tasarruf etme serbestisi değil; ağır bir etik sorumluluktur.
D. Ekolojik Adalet: İnsan Dışı Canlıların Hakları
En çok gözden kaçırılan husus ise yeryüzünün sadece insan türü için yaratılmadığı gerçeğidir. Kur’an, doğadaki tüm canlıları insana denk birer varlıksal özne olarak tanımlar:
“Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasın…” (En’âm, 38)
Hûd Suresi 6. ayette tüm canlıların rızkının doğrudan ilahi güvence altında olduğu belirtilir. Rahmân Suresi’nde (7-9) ifade edilen “mîzan” (kozmik denge) ilkesi gereğince; bir kırlangıcın yuvası, bir derenin akış yatağı veya bir solucanın topraktaki habitatı insanın tapu hırsına kurban edilemez. İnsanın sınır çizip tapulaması, başka bir canlının yaşama hakkını gasp etme yetkisi vermez.
2. İbrahimî Dinlerde Ortak Yankı: Yahudilik ve Hristiyanlık
Mülkiyetin insana değil, Yaratıcı’ya ait olduğu fikri yalnızca Kur’an’a özgü değildir; İbrahimî geleneğin tüm metinlerinde aynı evrensel çağrı yer alır.
Yahudilik: “Toprak Benimdir, Siz Kiracısınız”
Tevrat (Tanah) metinlerinde toprağın alınıp satılması ve sonsuza kadar mülk edinilmesi açıkça yasaklanır. Levililer (Vayikra) kitabında yer alan şu pasaj, Kur’an’daki anlayışla birebir örtüşür:
“Toprak satılık değildir; çünkü toprak benimdir. Siz ise benim yanımda birer yabancı ve kiracısınız.” (Levililer, 25:23)
Eski İsrail hukukunda uygulanan Şmita (Sebt Yılı) geleneğine göre, her 7 yılda bir tarım arazileri nadasa bırakılır, toprağın dinlenmesine izin verilir ve o yıl kendiliğinden yetişen ürünler yoksullara ve doğadaki yaban hayvanlarına terk edilirdi. Bu gelenek, toprağın insana ait olmadığını hatırlatan en somut ekolojik uygulamaydı.
Hristiyanlık: Kahyalık (Stewardship) Anlayışı
İncil metinlerinde ve Hristiyan teolojisinde insan, evrenin “sahibi” değil, Tanrı’nın mülkünü gözetmekle görevli bir kâhya (steward) olarak görülür.
Zebur’da (Mezmurlar) yer alan “Yeryüzü ve içindeki her şey Rab’bindir” (Mezmurlar 24:1) ifadesi, Hristiyan çevre etiğinin temelini oluşturur. Hz. İsa’nın öğretilerinde dünya malına aşırı bağlanma ve biriktirme hırsı sertçe eleştirilir; insanın malın sahibi değil, o mal üzerinden sınanan bir görevli olduğu vurgulanır.
3. Doğu Bilgeliği: Hinduizm, Budizm ve Taoizm
Doğu gelenekleri, mülkiyet kavramını illüzyon (maya) ve acının kaynağı olarak görürken, insanı doğanın ayrılmaz bir parçası sayar.
Hinduizm: Kutsal Denge ve Ahimsa
Hinduizmin en temel kutsal metinlerinden biri olan Isha Upanishad şu cümleyle başlar:
“Hareket eden veya etmeyen, bu evrende var olan her şey Yüce Varlık tarafından kuşatılmıştır. Bu yüzden kaynakları açgözlülük etmeden, payına düşenle yetinerek kullan. Başkasının mülküne göz dikme.”
Ayrıca Hinduizmin temelini oluşturan Ahimsa (hiçbir canlıya zarar vermeme) ilkesi, insanın kendi konforu veya mülkiyet genişletme arzusu için doğaya zarar vermesini en büyük karmik borçlardan biri sayar.
Budizm: Sahiplenme Arzusunun Reddi
Budizm’de insanın “Bu benim evim, bu benim toprağım” diyerek nesneleri sahiplenme çabası (upādāna), insanı cehalete ve bitmeyen bir ızdıraba (dukkha) sürükleyen temel bağlık olarak tanımlanır. Bütün canlıların birbiriyle bağlantılı olduğunu (pratītyasamutpāda) savunan Budist felsefe, insanın doğadan ayrı bir üstünlüğünün olmadığını, aksine tüm canlılara karşı derin bir şefkat (karuṇā) beslenmesi gerektiğini öğretir.
4. Yerli ve Şamanik Gelenekler: “Biz Toprağa Aitiz”
Kadim Amerika yerlilerinin ve Şamanik kültürlerin varlık anlayışı, modern mülkiyet kavramına verilmiş en yalın ve sarsıcı cevaptır. 1854 yılında Kızılderili Reisi Seattle’ın, topraklarını satın almak isteyen ABD Başkanına yazdığı iddia edilen mektuptaki şu sözler, insanlığın ortak vicdanını özetler:
“Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz? Bu fikir bize garip gelir. Havanın tazeliğine ve suyun parıltısına sahip değilsek, onları nasıl bizden satın alabilirsiniz? Bu dünyanın her parçası halkım için kutsaldır… Biz toprağa aitiz, toprak bize ait değil.”
Sonuç: Mülkiyet Hülyasından Emanet Bilincine
Tarih boyunca beliren tüm kadim öğretiler, kutsal metinler ve teolojik sistemler tek bir evrensel hakikatte birleşmektedir: İnsan yeryüzünün sahibi değil, misafiridir.
Toprağa çit çekmek, haritaları çizmek veya tapu senetleri düzenlemek; toplumsal düzeni sağlamak adına geliştirilmiş geçici ve beşerî araçlardır. Ancak bu araçlar, insanın kendini evrenin mutlak hakimi sanması gibi bir yanılsamaya dönüştüğünde; nehirler kurumakta, türler yok olmakta ve iklim dengeleri altüst olmaktadır.
Kur’an’ın ifadesiyle “Mülk Allah’ındır” ilkesi, insanı özgürleştiren ve hizaya sokan bir hakikattir. Bu hakikat benimsendiğinde;
- Sahip olma hırsı yerini şükür ve sorumluluğa,
- Tüketim çılgınlığı yerini ölçü ve adalete,
- Doğayı tahrip etme küstahlığı ise yerini kırlangıca, deveden solucana kadar tüm ümmetlerle uyum içinde yaşamaya bırakacaktır.
Asıl mesele toprağa sahip olmak değil; toprağın altına girmeden önce üzerindeki emaneti zayi etmeden taşıyabilmektir.