Blog

Öğrencilerin Dil Bilinci Üzerine Saptamalar ve Çıkarımlar

Posted by:

Öğrencilerin Dil Bilinci Üzerine Saptamalar ve Çıkarımlar

Üniversitelerde Türk Dili derslerini okutmaya başladığımdan bu yana daima aynı soruyla karşılaştım: Bir teknik elemanın – okul mühendislik fakültesi olduğu için – dil bilgisine niye ihtiyacı olsun? Mühendis olacak öğrencilerin Türkçe – Kompozisyon dersi görmelerine ne gerek var? Bu yadırgamaların peşinden şu itirazlar yükseldi:

  • Zaten bu konuları bilmiyor muyuz?
    Şimdiye kadar Türkçe okuyup yazmadık mı?
    Bu yaştan sonra mı yazmayı öğreneceğiz?
    Bildiğimiz kadarı bize yeter!
    Şair mi olacağız?

Yine bu itirazlara bağlı olarak sınıflarda çocukça şakalar yapıldı:
Tahtaya alfabemizin 29 harfi sıralandı. Gûya acemice bir yazıyla “Türk dili öğreniyorum.” yazıldı.
“Ali topu tut, topu at, işte ip vb.” ilkokul yıllarından kalma cümlelerle bu dersin gereksizliği anlatılmak istendi.
Sonra programımız ilerledikçe bazı öğrencilerin tutumlarından vazgeçtikleri görüldü. Gerçekten bir şeyler öğrenmek için gayret gösterdiler, hatalarını düzeltmek için çalıştılar. Bazıları da ilk günlerin umursamazlığını degiştirmediler.

Ve Sınav Sonuçları

Sonra imtihanlar yapıldı. Kağıtlarda şunlarla karşılaştım:
Öğrenciler ders sırasında yanlış anladıkları, arkadaşlarının notlarından hatalı geçirdikleri yahut uygulama ve imtihanlar sırasında öndeki, yandaki kağıtlara “göz ucuyla” bakarak aktardıkları bilgileri, kâğıtlarını verenden önce bir kere olsun okuyup da “Ne yazmışım?” diye düşünmüyor veya düşünülüyor da kâğıtlarındakı hataları göremiyor, yanlışlarını farkına varmıyor. Bunun sonucunda mesela : “Türkçe’nin tarihi gelişmesi” olan kelime grubu, “Türkçe’nin tarihe ilişmesi”, “antlaşmalar sözleşmesi” şekline girip mânâsız, mantıksız sözler ortaya çıkıyor. Kelime bilgiler son derece zayıf ve kelime hazineleri çok fakir. Üç-beş kelimeyle konuşup yazıyorlar. Bazı kelimelere can simidi gibi tutunup durmadan tekrarlama alışkanlığı var. Meselâ : “vurgulamak, süreç, genelde, yaklaşım…” gibi bazı kelimeler, kısa bir yazıda o kadar çok tekrarlanıyor ki bıkkınlık vermesi bir yana mânâyı da bozuyor.
“Mahrum kalmak” sözü yerine “mahsur kalmak” kullanılıyor. Demek ki her ikisinin de manaları yeterince bilinmiyor. İlk maddede söz ettiğimiz gibi bir öğrenci yanlışlıkla “mahrum ” yerine “mahsuru” kullandı diye on arkadaşı aynı yanlış kelimeyi kendi kağıtlarına geçiriyorlar.
Kelimelerin manaları yanında imlalarında da büyük hatalar yapılıyor: Istambul, imtahan, yanlız, yalnış, teşgil, kağat, üniverste, muaffak, tesadufen, terçih, plot vb.
Eş anlamlı sözler-anlamları yeterince bilinmediğinden- art arda kullanılıyor: Başarıda muavvak olmak için, bu braş dalını seçtim, buna neden olan sebepler.

3. Kelime grupları anlamca veya gramer yönünden yanlış yapılandırılıyor: refah bir dünya, alakaya almak, iyi bir saygınlık vb.
4. Satır sonlarında hece bölünmesi yanlış yapılıyor: dön- em (dönem )

5. Cümlenin daima büyük harfle başlar gerçeği bile unutulup göz ardı ediliyor.

6. Cins isimleri, eklerinden kesme işaretiyle ayıranlara sıkça rastlanıyor: Resim’i, sınıf’da, üniversiteler’de, eğitim’e vb.

7. En fecisi de “de ve ki” nin yazımında yaşanıyor. Ayrı yazılması gereken yerde bitişik, bitişik yazılması gereken yerde ayrı yazılmaktadır.

8. Cümleler dil bilgisi yönünden hatalı, manaca sakat kuruluyor. Meydana gelen cümleleri ifade etmek için “korkunç” demekten başka kelime bulamıyorum. Çoğu zaman kâğıttaki ifadelerin bozukluğu karşısında “Acaba yabancı uyruklu bir öğrencilerden biri mi?” diye isim köşesine bakmışımdır ama bakıyorum ki isim Tonguç. Her defasında Türk adı – soyadı görerek irkilip bunlar bundan önce okula hiç mi gitmediler ya da gittilerse kim öğretmedi, program mı engeldi diye suçlu aramaktan yoruldum.

Yukarıdaki örnekler ve yüzlerce benzeri “Şimdiye kadar Türkçe konuşup yazmadık mı? itirazlarına cevaptır, sanıyorum.
“Bir teknik elemanın dil bilgisine neden ihtiyacı olsun?” Teknik, dil ile hiç alakası olmayan bir saha gibi görünür fakat düşünmeliyiz ki dil -çalışma sahamız ne olursa olsun, hangi mesleği seçersek seçelim- her saniye muhtaç olduğumuz bir varlıktır. Fen, teknik, tıp vb. hiçbir meslek dil ile ilgisiz değildir. Çünkü dil, düşünmenin aracıdır ve de dil insanın aynasıdır.
Dil deyince öğrencilerimizin aklına sadece şiir, hikaye, roman vb. geliyor. Halbuki bunlar dil ile meydana gelmiş sanat ürünleridir. Ayrıca yüksek okullardaki dil derslerinin gayesi öğrencileri bu eserler üzerinde çalıştırıp şair veya romancı yapmak değil, örneklik etmek üzere onlara başvurulsa bile her şeyden önce ana dilimizi doğru konuşup yazmayı öğrenmek, şimdiye kadar yapılan hataları düzeltmek, görülen eksiklikleri tamamlamaktır. Bu gerekli midir? Yukarıda verilen örneklerdeki yanlışlardan rahatsız olmayanlar, böyle devam etmesinde mahzur görmeyenler için gerekli olmayabilir. Fakat hangi akıl sahibi kabul edebilir ki üniversiteyi bitirmiş aydın bir genç iki kelimeyi bir araya getiremesin, derdini anlatmasın, yazdığı anlaşılmasın…

Meslekleri ne olursa olsunlar milletin mensubu olan fertler ana dillerini en iyi şekilde bilmekle yükümlüdür. Türk vatandaşı olarak Turkçemizi doğru öğrenmek, doğru kullanmak boynumuzun borcudur. Hele yüksek tahsil yapmış bir gençten ana dilini kusursuz, doğru, güzel konuşması ve yazması beklenir. Kültürün ilk manası budur. Tahsilli dediğimiz insanın ilk belirtisi budur.

Sağduyu sahibi bir genç tahsilini tamamlayıp hayata atılınca kendisi için “dil” in o zamana kadar olduğundan çok daha fazla önem kazanacağını düşünmelidir. İş arayacaktır; dilekçeler, öz geçmiş belgeleri yazması gerekecek, sözlü müracaatta bulunacak, mülakata çağrılacaktır. İşe alındığında işverene, âmirine, müdürüne vb. yazılı raporlar verecek, meslektaşlarıyla tartışacak, işçilere yapacakları işleri anlatacak, sözleriyle icabında bir atölye, bir daire çalışacaktır. Bir gün bir konu hakkında seminer vermesi istenecek yahut bir iş toplantısında ayağa kalkıp konuşma yapacaktır. Kısaca yazacak ve söyleyecek, iş hayatı böyle geçecektir. Ne yazıp ne söylediği kadar, nasıl söylediği de önemlidir. Doğruları eğri söylersek değerlerinden çok şey kaybetmez mi? Aslında kaybeden de biz oluruz.

Ya işten sonra?.. Bürosundan, atölyesinden, fabrikasından çıktıktan sonra?..
İnsan “mühendis” olmaktan önce insandır. Makineler dilden anlamaz. Makineyle konuşmak, dertleşmek mümkün değildir. Onu kullanmak için birtakım hesapları doğru yapmak, formülleri doğru uygulamak yeterlidir. Evet… Fakat insan sadece birtakım hesaplar ve formüller dünyasında yaşayabilir mi? Ömürlerini ilme vakfetmiş bilginler dahil hiç kimse bir makinenin dostluğunu, sevgisini(!) yeterli bulamaz. Yahya Kemal:
– Rûh arar kendine bir rûh ufku, derken insanın insana ihtiyacını şiirleştirmiştir. İnsanı insana yaklaştıran da dildir.
Öyleyse bu önemli vazifeyi yüklenmiş “dil”e layık olduğu önemi vermek gerekmez mi?

Ayşe Göktürk Tunceroğlu
( Türk Dili Edebiyatı Dergisi, 1983 Sayı:122)

0
  Related Posts

Add a Comment


Şu an çevrimdışısınız

error: Bilgi: İçerik Korumalıdır !
Bilgi al