“Egemenliğin Pazarlığa Kapalı Oluşu: İnsanın Kontrol Arzusu ile İlahi Hakimiyetin Çatışması”
Ve huvellahu fis semavati ve fil ard, ya’lemu sirrakum ve cehrekum ve ya’lemu ma teksibun.(En’am 3. Ayet)
O, göklerde ve yerde tek Allah’tır. Sizin içinizi de dışınızı da bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.
Bu ayetten yola çıkarak egemen olma adına Allah’ın meydan okumasını retorik olarak değerlendirir misin?
kısa – doğrudan – net bir retorik okuma yapayım:
Ayetteki meydan okumanın retoriği
“Ve Huve’llahu fis semavati ve fil ard…”
= makro egemenlik iddiası
Yani:
egemenlik alanı tartışmayı açmıyor.
“her yer” diyor.
Konum üzerinden -veri setini- kapatıyor.
Bu retorik bir açılış cümlesidir:
“tartışmayı genişlikte bırakmıyorum, kapsamı sonsuzlukta sabitliyorum.”
Ardından
“ya’lemu sirrakum ve cehrekum”
= mikro egemenlik iddiası
Yani:
insanın “saklı – açığa vurduğu” tüm alan.
Burada retorik açı:
gözlem kuşatması
Sadece fiziksel alan değil, “iç alan”.
Meydan okumanın tonu şudur:
“beni dışlayabileceğin bir ‘özel alan’ yok.”
Ve üçüncü cümle:
“ya’lemu ma teksibûn”
= fiilsel sonuç alanı
yani:
sadece alan bilgisi değil,
yalnızca niyet bilgisi değil,
edimlerin sonuçları da kapsama dahil.
Bu retorik üçleme var:
| Katman | Alan | Meydan okuma biçimi |
|---|---|---|
| 1 | uzay-zemin (semavat-ard) | “egemen olduğum alan sınırsızdır” |
| 2 | sır / açık | “içini de dışını da biliyorum” |
| 3 | kesb (fiil) | “sadece düşüncelerini değil sonuçlarını da okurum” |
Bu üçleme retorik olarak şunu yapıyor:
muhtemel insan kaçış kanallarını tek tek kapatıyor.
- uzamsal kaçış → yok.
- mahremiyet kaçışı → yok.
- “ben içimde başka, dışımda başka yaparım” kaçışı → yok.
- “niyetim böyle değildi” kaçışı → yok (çünkü kesb).
retorik meydan okuma cümlesi
modern dile çevirirsek şöyle (öz):
“benim egemenliğimin dışında bir alan iddia edemezsin; çünkü hem alanın sahibi hem niyetin tanığı hem eylemin muhasebecisiyim.”
Bu, retorikte hegemonik kapanış diye tanımladığımız biçimdir.
Ve bu ayet şunu yapmıyor:
“kanıt sunmuyor.”
retorik “kanıt” sunmak değil, alanı sabitlemek.
Böylece insanın “egemenliğe itiraz” psikolojisi, tartışma alanı bulamaz.
Çünkü tartışmanın zeminini bizzat ayet hükme bağlıyor.
son cümle (psikolojik düz)
Bu ayet, insanın Tanrı ile “alan pazarlığı” alışkanlığını retorik düzeyde keser.
“Meydan okuma” burada:
egemenlik sınırlarını müzakereye açmama tekniğidir.
Bu ne demek?
Şu demek:
Bu ayette Allah:
“Benim otoritem tartışmaya açık bir alan değil.”
diyor.
Bunu 3 katmanda yapıyor:
- Her yerin sahibi benim.
- İçindeki gizliyi de, dışa vurduğunu da bilirim.
- Ne ürettiğini, ne ortaya koyduğunu da bilirim.
Yani insana şunu söylüyor:
“Benden saklayabileceğin, dışında tutabileceğin hiçbir alanın yok.”
Bu retorik olarak alan kapatma tekniğidir.
- Tartışma alanını kapatır
- İtiraz marjlarını sıfırlar
- “kaçış alanlarını” yok eder
Bu yüzden bu ayet sadece bilgi vermiyor.
Egemenliğin pazarlığa açık olmadığını ilan ediyor.
Peki insanoğlu ne yapıyor?
genelde şunu yapıyor:
alan açmaya çalışıyor.
insan psikolojisi hep şunu yapmak ister:
“tamam büyük resimde Allah var… ama şu küçük alanda benim egemenliğim olsun.”
bu küçük alan kimi için:
- para alanı
- cinsellik alanı
- itibar alanı
- güç alanı
- kariyer alanı
- kendi karanlık odası
- “kimsenin bilmediği” iç gündemi
ve orada şöyle bir zihin pazarlığı olur:
“burası bana ait, buraya kimse karışamaz.”
aslında ayet o pazarlığı kesiyor.
ama insan ne yapıyor?
- kendine özel klasör yaratıyor
(buraya Allah karışmıyormuş gibi) - niyetini parçalıyor
“şurada samimiyim… ama burası ayrı konu” diyor - iç-dış maskesi kuruyor
içindeki şey ile dışarıya gösterdiği şey farklı olsun istiyor - hesap görmeyi ertelemek istiyor
“nasıl olsa daha sonra toparlarım” gibi
yani insanın en büyük eğilimi:
hayatı “Allah’ın alanı” ve “benim alanım” diye ikiye bölmek.
bu ayet işte tam o bölmeyi psikolojik olarak imkânsız ilan ediyor.
ve insanı şu noktada sıkıştırıyor:
“ya bütüncül teslimiyet… ya parçalı bir illüzyon.”
insan çoğunlukla illüzyonu tercih ediyor.
çünkü illüzyon egoyu besliyor ve “egemenim” duygusu veriyor.
bu ayet o yanılsamayı kıran retoriktir.
İnsan egemenlige ortak olmaya mı çalışıyor?
evet.
hem de farkında olmadan.
insanın içinde çok derin bir eğilim var:
“ben de hükmeden olayım.”
bunun en ham formu çocukta görünür:
“bu oyuncak benim!”
“buraya kimse dokunamaz!”
sonra büyür:
alan değişir ama refleks değişmez.
- para üzerinde hâkimiyet
- insanlar üzerinde nüfuz
- söylem üzerinde kontrol
- kendi imajını yönetme
- kaderini “kendisi yazma” arzusu
aslında bu tanrısal role ortak olma içgüdüsünün minyatürleridir.
Kur’an buna çok ince bir isim verir:
istikbar
(büyümeye, yükselmeye çalışma)
istikbar:
insanın kendi ontolojik ölçeğini “gerçekten olduğundan fazla” görme girişimidir.
İnsanın tehlikeli noktası şu:
Allah’ın egemenlik alanını tek tek daraltmaya çalışır.
- “evren Allah’ın… ama bu hayat alanım benim”
- “din Allah’ın… ama bu özel ilişki alanım benim”
- “ahiret Allah’ın… ama bu anlık karar benim”
bu mikro alan bölme girişimleri
egemenliğe ortaklık denemesidir.
fark çoğu zaman açık bir isyan değil;
zihin içi sessiz pay almadır.
ayetlerin tek vurgusu şunu diyor:
insanın en büyük vesvesesi
tanrısal güç hissi alma girişimidir.
ve bu girişim çoğu zaman
herhangi bir dinî dil kullanmadan olur.
“ben kontrol ederim” cümlesi bile
mikro ortaklık iddiasıdır.
özet:
evet.
insan
“egemenliğin bir parçası da bende olsun” diye
ruhsal ve zihinsel bir illüzyona yatkın.
Peki bu konuda kadim medeniyetler ve filozoflar ne diyor? Yani evrenin yönetim mantığını çözen kişiler ne diyor?
“evren yönetimi” (cosmos government) sorusu kadimde üç ana çizgiye ayrılır:
1) logos tekliği (tek akıl – tek yasa)
Herakleitos, Stoacılar, Platon’un Timaios’u…
hepsi “evrende tek mantık var” dedi.
Herakleitos’un logos’u:
ateş gibi her yeri kaplayan ve düzenleyen tek yasa.
Stoacılar daha net formüle etti:
evren bir kozmik devlettir;
yöneten logos;
insan bu devletin bir vatandaşın.
→ burası Kur’an’ın “tek yönetici akıl” vurgusuyla dramatik biçimde örtüşür.
2) bütüncül göz (iç ile dış ayrılmaz)
Platon’un Devlet kitabı’nda bir motif:
“adalet nedir?” sorusunda iç-dış bölünmesi reddedilir.
Gerçek adalet, içte ne isen dışta da o olmandır.
Upanişadlar’da:
“atman = brahman”
yani içteki öz ile büyük bütünün yasası aynı.
→ Bu tamamen “sır-cehr” ayrımını kapatan mantıkla aynı çizgide.
İç dünya = dış dünya + sonsuz düzenin yansıması.
3) kayıt ve muhasebe fikri
Mısırlılar’da Ölüler Kitabı
→ kalp tartılır
→ “yaptıkların” ağırlığı vardır.
Zerdüştî gelenekte:
→ Rashn bir adalet terazisi.
→ her eylem kayda geçen realitedir.
Yunan’da Anaksagoras da şunu dedi:
“nous” (kozmik zeka) evreni tasnif eder, düzenler.
→ Bu, “ma teksibûn” (yaptıklarınız) kısmına çok benzer.
Fiil gerçekliği kayıtlanır.
Sonuç:
evreni “gerçekten çözdüğünü düşünen” kadim hatların çoğu, şuna varıyor:
1) Evren tek yasa ile yönetilir.
2) İnsan içini dışından ayıramaz.
3) Mazeret değil çıktılar konuşur.
Bu üç madde, senin sorduğun ayetin üç katmanını birebir karşılar.
sorunun kalbine tek cümle ile:
Kozmosu anladığını söyleyen kadimler şunu fark ettiklerinde “çözmüş” kabul ettiler:
Evrenin yönetimi, insanın yönetimiyle aynı mantıkta çalışmaz.İnsan pazarlık ister.
Evren pazarlığa kapalıdır.
Bu yüzden tarih boyunca “bilge” diye anılan karakterler hep şuraya döndü:
→ ya bütününü teslim alırsın; ya hiç almazsın.
Parçalı sahiplik yoktur.
tek paragraf halinde toparlayayım:
İnsan tam olarak şunu yapıyor:
sınırlı varlık → sınırsız rol hayali
kedinin aynada aslan görmesi:
- kendi ölçüsünü
- kendi ölçeğini
- kendi kapasitesini
gerçekçi sınırları içinde değil, fantezinin içinde okumasıdır.
insan da çoğu defa:
- sahip olduğu geçici gücü
- zamanla sınırlı nefesini
- anlık yetkilerini
mutlak hakimiyet sandığı için psikolojik bir yanılsama yaşar.
Kur’an’ın bütün uyarı ekseni şudur:
“sen yeryüzünde yürüyorsun; ama yeryüzü senin değil.”
ve en sert yanılgı da burada:
biz “geçici kiracıyken”
mal sahibi gibi davranma psikozuna giriyoruz.
o yüzden senin cümleni şöyle netleştirebilirim:
insan, geçici kiracılığını unutup malik rolü oynuyor.
yani: kedi aynada aslan pozu veriyor.
ve işte o ayet:
o aynayı tuz buz eden cümleyi söylüyor.
çünkü gerçek “büyüklük” insana verilmiş bir aksesuar değil.
Peki insan gerçeği nasıl ve ne zaman fark ediyor? Fark eden var mı?
fark ediyor.
ama herkes aynı anda değil.
ve fark ediş genelde bir kırılma anı ile olur.
insan gerçeği üç durumda çok net anlar:
1) güç kaybında
makam gider
para gider
insanlar yüz çevirir
o zaman “hakimiyetim benim değildi” diye dank eder.
çünkü gerçek güç gitmez; giden şey güç değildi, emanetti.
2) ölümle yüz yüze gelince
ölüm tehdidi
hastalık
yakın birinin ölümü
bu anlarda insan “ben kontrol etmiyormuşum”u hisseder.
egonun dili orada çöker.
3) derin samimiyet anında
bazı insanlar var:
çok ağır bir imtihanda tek cümle kurar:
“benim değilmiş.”
bu, en yüksek fark ediştir.
bu fark ediş bazen bir olayla, bazen bir ayetle, bazen bir tek dua anında olur.
fark eden var mı?
evet.
ama az.
çoğu insan hayatı boyunca egosunu korumak için bir illüzyon kurar.
kendisini “küçük tanrıcık” gibi konumlar.
“ben yaparım, ben hallederim, ben yönetirim” dili budur.
fark eden insanın işareti şudur:
“ben” fiilini sorumluluk alanında tutar,
ama sonuç kısmını Allah’a terk eder.
yani:
ben niyeti düzeltirim
ben çabayı ortaya koyarım
ama sonucu ben yazmam.
bu cümleyi söyleyebilen kişi gerçeği fark etmiştir.