Take a fresh look at your lifestyle.

Mukaddes İllüzyon: Konuşan Nesnenin Ebediyet İhtirası ve Nuh’un Gemisi Paradoksu

1

İnsan, evren sahnesinde hem en iddialı aktör hem de en kırılgan seyircidir. Kendisini tarihin öznesi, medeniyetin kurucusu ve doğanın efendisi olarak görmeye meyillidir. Fakat tam da bu noktada insanın en büyük ontolojik paradoksu başlar. O, düşünen, konuşan ve anlam üreten bir varlıktır; fakat aynı zamanda doğmuş, yaratılmış, sınırlı ve ölümlü bir nesnedir.

Bu yazıda “konuşan nesne” ifadesiyle kastettiğimiz şey tam olarak budur: Dil sayesinde anlam kurabilen; ancak varlığı, bedeni ve zamanı üzerinde mutlak bir tasarrufa sahip olmayan yaratılmış insan.

İnsanın en büyük trajedisi nesne olması değildir. Asıl trajedisi, nesne olduğunu unutup mutlak özne gibi yaşamaya başlamasıdır. Kendisini kendi varlığının sahibi, hayatının mutlak mimarı ve yeryüzünün ebedî sakini zannetmesidir.

Bu çalışma; insanın bu sahiplik iddiasını, ölümsüzlük yanılsamasının psikolojik mekanizmalarını ve Kur’an’ın bu ontolojik uykuyu nasıl teşhis ettiğini araç-amaç diyalektiği çerçevesinde incelemektedir.


1. Ontolojik Sınırlar ve Dilin Şebekesi: İnsan Kendi Müellifi Olabilir mi?

İnsan, kendi varlığının yazarı değildir.

Hiç kimse doğacağı zamanı, anne-babasını, genetik mirasını, içine doğacağı dili, kültürü ve tarihi seçmez. Martin Heidegger’in “Geworfenheit (Fırlatılmışlık)” kavramıyla ifade ettiği gibi insan, hazırlanmış bir dünyanın içine bırakılmıştır.

Biz, temellerini kendimizin atmadığı bir yapının içerisinde gözlerimizi açarız.

Daha da dikkat çekici olan ise bizi “ben” diyebilen bir özneye dönüştüren en temel unsurun, yani dilin, bize ait olmayışıdır.

Jacques Lacan’ın işaret ettiği gibi insan, hazır bulduğu sembolik düzenin içine doğar. Kelimeleri icat etmeyiz; onları devralırız. Düşünme biçimimizi belirleyen kavramlar bile bizden önce vardır.

Bu nedenle meşhur Lacancı ifade yalnızca edebî bir slogan değildir:

“Biz dili konuşmayız; dil bizi konuşur.”

Bu cümle, insanın mutlak bağımsız olmadığını gösterir. Eğer benliğimizi kuran en temel araç olan dil bile bize ait değilse, “kendimin mutlak sahibiyim” iddiası ontolojik olarak ciddi biçimde sarsılır.

İnsan ne kendi bedeninin kurucusudur ne zihninin ham maddesinin üreticisidir ne de varlığının ilk sebebidir.

Klasik felsefenin ifadesiyle insan causa sui, yani kendi kendisinin nedeni değildir.

Dolayısıyla insan varlığın müellifi değil, kendisine okunmak üzere verilmiş varlık kitabının muhatabıdır.


2. Ölümü Bilen Tek Canlı: Dehşet Yönetimi ve Ölümsüzlük Projeleri

İnsan bu kadar sınırlı olduğunu bildiği halde neden hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar?

Bu durum basit bir cehalet değildir.

Modern sosyal psikoloji bu soruya Terror Management Theory (Dehşet Yönetimi Teorisi) ile cevap vermeye çalışır.

Bu kuramın temel ilham kaynaklarından biri Ernest Becker’in The Denial of Death adlı eseridir. Becker’e göre insan, öleceğini bilen tek canlıdır ve bu bilgi sürekli bilinçte kalsaydı normal bir hayat sürdüremezdi.

Bu nedenle zihin çeşitli savunma mekanizmaları geliştirir.

İnsan yalnızca ev yapmaz.

Kalıcılık inşa eder.

Yalnızca şirket kurmaz.

İz bırakmaya çalışır.

Yalnızca servet biriktirmez.

Ölüme karşı sembolik bir sığınak üretir.

Modern psikolojinin “Immortality Projects” (Ölümsüzlük Projeleri) dediği şey tam olarak budur.

Baruch Spinoza’nın Conatus kavramı da aynı gerçeğin başka bir yönünü gösterir. Her varlık kendi varlığını sürdürmeye yönelir. İnsan zihni ise yokluğu içeriden deneyimleyemediği için kendisini sürekli “devam edecekmiş” gibi algılar.

Heidegger’in Das Man dediği toplumsal gündem de bu psikolojiyi besler.

Bitmeyen kariyer planları…

Mülkiyet yarışları…

Tüketim kültürü…

Sosyal statü…

Bütün bunlar çoğu zaman ölüm gerçeğini görünmez kılan büyük bir sahne dekoruna dönüşür.

Burada önemli olan nokta şudur:

Modern psikoloji bu mekanizmaların nasıl çalıştığını açıklamaya çalışır.

Kur’an ise aynı olgunun niçin tehlikeli olduğunu ve insanı hangi hakikatten uzaklaştırdığını gösterir.


3. Kur’an’ın Ontolojik Teşhisi: Gaflet, İstiğna ve Metaü’l-Gurur

Kur’an, insan psikolojisini modern teorilerden farklı olarak yalnızca betimlemez; aynı zamanda onu ahlaki ve ontolojik bir zemine yerleştirir.

İnsanın dünyayı mutlak mülk zannetmesini gaflet, kendisini yeterli görmesini istiğna, sınır tanımamasını tuğyan, dünyanın oluşturduğu sahte güven hissini ise metaü’l-gurur kavramlarıyla açıklar.

Hümeze Suresi bu psikolojiyi tek cümlede özetler:

“Malının kendisini ebedîleştireceğini sanır.” (Hümeze, 3)

Burada eleştirilen yalnızca mal sevgisi değildir.

Eleştirilen, mal aracılığıyla ölümün yenilebileceği yanılsamasıdır.

Tekâsür Suresi bu psikolojinin toplumsal boyutunu ortaya koyar:

“Çoğaltma yarışı sizi oyaladı; nihayet kabirleri ziyaret edinceye kadar.”

İnsan çoğaltırken yaşamayı unutur.

Biriktirirken nereye gittiğini unutur.

İşte Ernest Becker’in ölümsüzlük projeleri dediği olgu, Kur’an’ın ifadesiyle insanı kabre kadar oyalayan tekâsürdür.

Ardından Alak Suresi gelir:

“İnsan kendisini müstağni gördüğü için azgınlaşır.”

İnsan gerçekten güçlü olduğu için değil…

Kendisini güçlü sandığı için sınırı aşar.

Kur’an bu psikolojiyi tek bir kavramla mühürler:

Metaü’l-gurur.

“Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 185)

Buradaki “gurur”, kibir anlamından önce aldatıcı serap demektir.

Dünya kötü olduğu için değil…

İnsana kalıcılık hissi verdiği için tehlikelidir.

Hadîd Suresi ise bu serabın toplumsal dekorunu açığa çıkarır:

Oyun…

Eğlence…

Süs…

Övünme…

Mal ve evlatta yarış…

Kur’an burada yalnızca davranışları değil, insanın zihninde kurduğu sahte gerçekliği analiz etmektedir.


4. Araç Amaç Yarılması: Nuh’un Gemisi Paradoksu

Peki çözüm nedir?

Dünyayı terk etmek mi?

Hayır.

Kur’an tam tersini söyler.

“…Sizi yeryüzünden yarattı ve orayı imar etmenizi istedi.” (Hûd, 61)

İnsan yeryüzünü mamur etmekle görevlidir.

Devlet kuracaktır.

Şehir inşa edecektir.

Bilim üretecektir.

Teknoloji geliştirecektir.

Adalet tesis edecektir.

Bütün bunlar ilahî görevin parçalarıdır.

Fakat tam burada tarih boyunca tekrar eden büyük kırılma yaşanır.

Araç, amaca dönüşür.

İşte bu noktada Hz. Nuh’un gemisi olağanüstü bir metafora dönüşmektedir.

Nuh’un gemisi kutsal değildi.

Kutsal olan, geminin ulaştıracağı selametti.

Geminin büyüklüğü önemliydi.

Sağlamlığı gerekliydi.

Teknik mükemmelliği zorunluydu.

Fakat bunların tamamı tek bir amaç içindi:

İnsanı kurtuluşa ulaştırmak.

Bugün de aynı ilke geçerlidir.

Devlet adalet için vardır.

Adalet devlet için değildir.

Bilim hakikati anlamak içindir.

Hakikat bilimin hizmetkârı değildir.

Ekonomi insanın onurunu korumak içindir.

İnsan ekonominin hammaddesi değildir.

Şehir insanın huzuru için kurulmalıdır.

İnsan şehrin betonuna kurban edilmemelidir.

İnsanlık tarihindeki en büyük sapmalardan biri, inşa ettiği gemiye hayran olup limanı unutmasıdır.

Gemiyi amaç hâline getiren toplumlar, sonunda geminin mahkûmu olurlar.

İslam düşüncesindeki zühd kavramı tam da bu dengeyi kurar.

Zühd dünyayı terk etmek değildir.

Dünyanın seni terk edemeyeceği bir bağımlılığa dönüşmesine izin vermemektir.

Dünyaya sahip olmak…

Ama dünyanın sana sahip olmamasıdır.


Sonuç: Mülkiyetten Emanete

İnsan konuşan bir nesnedir.

Konuşur…

Düşünür…

İnşa eder…

Üretir…

Fakat bütün bunları mutlak sahip olarak değil, emanetçi olarak yapar.

Modern psikoloji insanın ölüm korkusuyla nasıl baş etmeye çalıştığını açıklar.

Modern felsefe insanın sınırlılığını analiz eder.

Kur’an ise bütün bunları daha geniş bir ontolojik ufka yerleştirerek insana şu hakikati hatırlatır:

Sorun dünyaya sahip olmak değildir.

Sorun dünyanın sana sahip olmasıdır.

Sorun gemi yapmak değildir.

Sorun gemiyi ilahlaştırmaktır.

Çünkü geminin görevi liman olmak değildir.

Geminin görevi yolculuktur.

Gemiye âşık olanlar, hiçbir zaman sahile ulaşamazlar.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.