İstanbul
+90 555 850 19 04
info@paragraftahiz.com

DİVAN ŞİİRİ NAZIM ŞEKİLLERİ VE TÜRLERİ

ParagraftaHız

DİVAN ŞİİRİ NAZIM ŞEKİLLERİ VE TÜRLERİ

Divan şiiri nazım şekilleri ve türleri konusunu işlerken şunu göz önünde bulundurmamamız gerekir: Her edebiyatın kendi bünyesi ve özelliklerine uygun nazım şekilleri ve türleri vardır. Türklerin İslâmiyet'i kabul etmelerinden sonra Türk edebiyatı Arap ve Acem (Fars) edebiyatlarının etkileri altına girmiş, bu arada bu iki edebiyatın nazım şekilleri de benimsenerek kullanılmaya başlanmıştır. Bunlara yanında milli nazım şekilleri olan dörtlüklerin de az çok değiştirilerek ve yeni adlar altında kullanıldıklarını görüyoruz. Nazım şekilleri, eski edebiyat kitaplarında "Eşkâl-ı nazm" adı altında incelenirdi.

Divan şiiri nazım şekilleri ve türleri konusunu işlerken şunu göz önünde bulundurmamamız gerekir: Her edebiyatın kendi bünyesi ve özelliklerine uygun nazım şekilleri ve türleri vardır. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra Türk edebiyatı Arap ve Acem (Fars) edebiyatlarının etkileri altına girmiş, bu arada bu iki edebiyatın nazım şekilleri de benimsenerek kullanılmaya başlanmıştır. Bunlara yanında milli nazım şekilleri olan dörtlüklerin de az çok değiştirilerek ve yeni adlar altında kullanıldıklarını görüyoruz. Nazım şekilleri, eski edebiyat kitaplarında “Eşkâl-ı nazm” adı altında incelenirdi.

Divan şiiri nazım şekilleri ve türleri genellikle Arap ve İran (Fars) edebiyatlarında yer nazım şekilleri ve türlerin yararlanılarak bulunmuştur.

Önemli

Rubai ve mesnevi İran; tuyuğ ve şarkı Türk; geriye kalan tüm nazım şekilleri ve türleri Arap kökenlidir.

Divan Şiiri Nazım Birimleri

Mısra

Mısra ‘Arapça’da “kapı kanadı, çadır kapısının iki yan parçası” anlamlarına gelir. Nazım terimi olarak da mısra, tam bir aruz kalıbıyla söylenmiş olan beytin yarısına denir. Ya da daha geniş bir anlamda bir nazım parçasını oluşturan her bir satıra mısra adı verilir.

Araplarda ev çadırdır. Çadır kapısının iki yanının bir çadırı meydana getirmesi gibi nazımda da iki mısra bir beyti oluşturur. Bazen nazmın içinde göze çarpan güzelliği ve anlamın dolgunluğu ile dillerde dolaşan bir mısra atasözü gibi kullanılmaya başlar. Böyle mısra’lara Mısra’-ı berceste “sıçramış, fırlamış mısra” adı verilir:

Âvâzeyi bu âleme Dâvud gibi sal

“Bakî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş” (Bakî)

Çeşm-i insaf kadar kamile mizan olmaz

“Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz”   (Bursalı Talip)

“Eğer maksûd eserse mısra’-ı berceste kâfidir”

Aceb hayretdeyim ben Sedd-i iskender hususunda (Koca Râgıb Paşa)

Miyân-ı güft-gûda bed-meniş îhâm eder kubhun

“Şecât’at arzederken merd-i kipti sirkatin söyler (Koca Râgıb Paşa)

Yukarıdaki tırnak içine alınan mısra’lar birer mısra’-ı berceste’dirler. Berceste sözü aynı zamanda bir şiir ya da bir fikri övmek için de kullanılır: Şi’r-i berceste, fikr-i berceste gibi.

Bir manzum parça içinde olmayan veya öteki mısra’lan bütünüyle unutulan, anlamı kendi içinde tamamlanan ve mısra’-ı berceste gibi dillerde dolasan tek mısralara “mısra’-ı âzâde” ya da sadece Âzâde denir. Dr. Abdülhak Molla’nın kapısı üzerine yazdırdığı:

“Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı”

Kırımlı Rahmî’nin:

“Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar” 

mısraları bu tür âzâde mısra’lardandır. Berceste ve âzâde mısra’ları birbirinden ayırmak oldukça zordur. Ayrıca bir beytin anlam bakımından birbirine bağlı olmayan ya da çok uzak bir anlam ilişkisi bulunan iki mısra’nın her birine Âzâde adı verilmiştir:

“Fikret-i hatt-ı yâr var serde”

“Arzû-yı bahar var serde”     (Nazîm)

Beyit

Beyt Arapça’da “çadır, ev, oda” anlamlarındadır. Şiirde iki mısra bir beyti oluşturur. Beytin ilk mısra’ına Sadr, ikincisine Acûz denir. Bir beytin mısraın birleşmesi gerekli, ama yeterli değildir. Ayrı vezinlerde iki mısra bir beyit halinde birleşemez. 

İki mısra’ı birbirine kafiyeli olan beyitlere Mukaffa, Musarrâ veya Matla’; mısraları kafiyeli olmayan beyitlere de Müfred ya da Ferd” adı verilir:

Dağıtdun hâb-ı nâz-ı yârı ey feryâd neylersün

Edüp fitneyle dünyâyı harâb-âbâd neylersün    (Şeyhülislâm Bahâyi)

Meyhâne mukassi görinür taşradan ammâ

Bir başka ferah başka letâfet var içinde   (Nedim)

Yukandaki beyitlerden birincisi matla’, ikincisi ise mısraları kafiyeli olmadığı için müfred’dir.

Matla sözü daha çok kaside ve özellikle gazelin iki mısra’ı birbiriyle kafiyeli olan ilk beyitleri için kullanılmıştır. 

  • Eski edebiyatımızda her beytin bir anlam bütünlüğü vardır. Beytin anlamı kendi içinde tamamlanır. Ama çok az görülmekle birlikte bu kaidenin dışına çıkıldığı da olmuştur. Böyle, bir nazım parçasının içinde anlamı kendi içinde tamamlanmayıp alttaki beyitlere de geçen beyitlerin her birine Merhûn adı verilir. Nefi’nin Sultan Ahmed vasfında söylediği ve Edirne şehrini anlattığı kasidesinin bazı beyitleri bu tür merhûn beyitlere iyi bir örnek sayılabilir. (Prof.Dr. Haluk İpekten, Eski Türk Edebiyatı Nazım Şekilleri)

Dörtlük

Dört mısrada oluşan nazım birimine dörtlük denir. Dört edebiyatı nazım birimi genelllikle dörtlüktür.

Eski Türk edebiyatında kullanılan nazım şekillerini kafiye düzeni ve mısra sayıları bakımından şöyle sınıflandırmak mümkün:

1. Beyitlerle kurulanlar: Gazel, Kaside, Mesnevi, Kıt’a, Müstezat

2. Bentlerle Kurulanlar

     a) Tek Dörtlükten Oluşanlar: Rubai, Tuyuğ, Murabba, Şarkı, Terbi

     b) Musammatlar: Terkib-i bent, Terci-i bent, Muhammes

A – BEYİT BİRİMİYLE YAZILANLAR:

Beyit birimiyle yazılan Divan Edebiyatı nazım tür ve şekillerinin belli başlılarını şöylece sıralayabiliriz :

Beyit

Beyit iki mısranın anlam bakımından birbirlerini tamamlamalarından, yani bir söz (cümle) meydana getirmelerinden doğmuş iki mısralık bir nazım birimidir. Bir nazım şekli değildir.

Divan Edebiyatı nazımlarında konu birliği olmadığı için genel olarak her beyit bağımsız bir duygu ve düşünce sözü (cümlesi) dür. Yani söz bir beyit içinde tamamlanmak zorundadır:

  • Bir nîm neş’e say bu cihânın bahârını
  • Bir sagar-i keşîdeye tut lâlezârını
  • Bir dem mi var ki âh ederek anmaya gönül
  • Ey serv-kad seninle geçen rüzgârını
  • Şevk-i tamâm va’de-i ferdâyı dinlemez
  • Reşk ana kim cihanda bugün buldu yârını

                                                                      Nedim

Müfret(Bağımsız Beyit):

Müfret tek başına beyittir. Divanların sonuna Müfredat başlığı altında konan bir nazım şeklidir. Bunlar hiçbir nazım türüyle ilişkili değildir. Müfretlerin, mısraları birbirleriyle kafiyeli olanları yanında, olmayanları da vardır. Kafiyeli olmaları zorunlu değildir. Müfret, bir duygu ve düşünceyi tam olarak anlatır.

Şairler, hikmet derecesindeki birçok düşüncelerini ve hayat tecrübelerinden doğan fikirlerini çok kez müfretlerle söylerlerdi. Bu böyle olmakla beraber aşk ve şarap üzerine söylenmiş müfretler de vardır.

  • Miyân-i güft ü gûda bed-meniș îhâm eder kubhun
  • Şecâat arz ederken merd-i kipti sirkatin söyler

GAZEL:

Gazel, beyit birimiyle meydana getirilmiş bir nazım şeklidir.

Not: Divan nazımlarında “Matla” deyince, mısraları birbirleriyle kafiyeli olan beyit anlaşılmalıdır.

  • Gazelin ilk beytine matla denir, gazel bu beyitten doğar. Bu beytin mısraları birbirleriyle kafiyelidir.
  • Gazelde, şairin adının bulunduğu ve çok kez en sona rastlayan beyte de makta denir. Makta beyti, sondan bir evvelki beyit de olabilir.
  • Gazelin matla beyti dışında kalan öteki beyitlerinin birinci mısraları kafiyesiz, ikinci mısraları matla beytinin kafiyesiyle kafiyelidir.
  • Matla, mısraları kendi aralarında kafiyeli ilk beyit olmakla beraber, gazelin tümünün bundan çıkması bakımından da ayrıca önem taşır. Zaten gazel bu beyitten doğduğu için ona matla denmiştir.
  • Gazelin öteki beyitlerinin birinci mısraları kafiyesiz, yani boşta; ikinci mısraları hep birbirleri arasında kafiyelidir.
  • Gazel, beyit beyit yazılır. Mısralar birbirlerinin ardı sıra sıralanmazlar. Gazel, en az 5, en çok da 15 beyitten meydana gelir. Fakat dokuz beyitten fazlasıyla gazel pek yazılmamıştır.
  • Gazelin konusu aşk ve şaraptır. Tanzimat edebiyatıyla gazele yeni konular girmiştir.
  • Gazelin anlam ve güç bakımından en güzel beytine beyt-ül gazel denir.
  • Gazelin en güzel ve en güçlü beytine beyt-ül-gazel adı verilir. Buna bazıları da şah-beyit derler.

Gazelde iki türlü birlik anlayışı vardır:

Yek-Âhenk Gazel (Beyitler Arasında Anlam birliği)

Beyitler arasında anlam birliği bulunması, her beytin aynı konu üzerinde söylenmiş olması demektir. Araplar, bu türlü birliğe önem vermişlerdir. Fakat Acemler, bu birlikten ayrılmışlar, her beyti ayrı bir şey anlatan bağımsız sözler durumuna getirmişlerdir. Acemlerin etkisinde kalan bizim Divan şairlerimiz de, beyitler arasında, konu birliğine önem vermemişlerdir. Bu böyle olmakla beraber, beyitleri arasında anlam birliği bulunan gazeller yazmış şairlerimiz yok değildir.

Yek-Âvâz Gazel (Beyitlerde Güç Birliği)

Beyitlerde güç birliği demek, her beytin beyt-ül-gazel derecesinde güçlü ve güzel olması demektir. Beyitler arasındaki güç ve güzellik birliğine denir.

Örnek:

  • Fermân-ı aşka cân iledir inkıyâdımız
  • Hükm-i kazâya zerre kadar yok inâdımız
  • Baş eğmeziz edâniye dünyâ-yi dûn içün
  • Allâhadır tevekkülümüz i’timâdımız
  • Biz müttekâ-yi zer-keş-i câha dayanmazız
  • Hakkın kemâl-i lûtfunadır istinadımız
  • Zühd ü salâha eylemeziz ilticâ hele
  • Tuttu egerçi âlem-i kevni fesâdımız
  • Meyden safâ-yi bâtın-i hundur garâz hemân
  • Erbâb-i zâhir anlayamazlar murâdımız
  • Minnet Hudâya devlet-i dünyâ fenâ bulur
  • Bâki kalur sahife-i âlemde âdımız

                                                           Bâkî

Görülüyor ki bu gazelin matla beytinin mısraları kendi aralarında kafiyelidir. Öteki beyitlerin birinci mısraları boşta, ikinci mısraları birbirleriyle kafiyelidir. Makta beyti de en son beyittir. Bâkî’nin bu gazelinin özelliklerinden biri de beyitlerinin arasında anlam birliği bulunmasıdır. Yani Yek-âhenk niteliği taşımasıdır.

Tanzimat edebiyatıyla gazelin iç yapısında bir yenilik görüldü. Konu sadece aşk ve şaraptan değil, başka şeylerden de alınmaya başlandı. Örneğin Namık Kemal, gazellerine vatanî duyguları soktu. Abdülhak Hâmit, Recaizâde Ekrem ve sonrakilerde, bu tutumu görüyoruz. Böylece gazel soyutluktan kurtarılıp görünen konulara doğru yöneltilmiş oldu. Bunların yanında gazellere, konularını belirleyen başlıklar verilmeye başlandı.

Gazelde Nazirecilik (Eşleme):

Üstat şairlerin gazellerini örnek tutarak, aynı ölçü, aynı kafiye ve aynı redifle gazel yazmaya nazirecilik, meydana gelen esere de nazire denir. Divan Edebiyatı’nda, usta bir şairin herhangi bir gazelini tanzir etmek, yani bazı yönlerden o gazele eş gazel yazmak ayrıca bir hüner sayılırdı. Bu biçimdeki davranış, üstat şairi beğenme, ona özenti duyma anlamında bir saygı gösterme niteliği taşırdı.

Aşağıda nazireciliği göstermek bakımından Fuzuli’den bir beyit veriyor, onun altına da Nedim’in yazdığı eşleme (nazire) beyti koyuyoruz. Bu iki beyitte ölçü kafiye ve redif benzerliğini açıkça göreceksiniz.

  • Hayret ey büt suretin gördükte lâl eyler beni
  • Sûret-i hâlim görsen sûret hayâl eyler beni

                                                             Fuzuli

  • Bûs-i lâlin şöyle sirâb-i zülâl eyler beni
  • Kim gören âb-i hayât içmiş hayâl eyler beni

                                                                         Nedim

Görülüyor ki Nedîm, Fuzuli’nin beytindeki “Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün” ölçüsünü ve «âl» şeklindeki kafiye sesleriyle «eyler beni» rediflerini aynen kullanmıştır.

Gazel eskiden bağımsız bir nazım türü değildi. Kasidenin bir bölümü olarak yazılırdı. Kasidenin gazel bölümüne tegazzül denirdi. Zamanla “tegazzül” bağımsız bir tür oldu ve gazel adıyla divanlarda ayrı bir şöhrete ulaştı.

Hüsn -i Tahallus

Şair, kimi zaman mahlasını kullanırken, yalnız sözünü değil , anlamını da kastedebilir, yani mahlasını tevriyeli olarak . Mahlasın, aynı zamanda hem sözünü hem de anlamını kast etmeye” hüsn-i tahallus denir. Bakî, mahlasını aşağıdaki bu yolda kullanmıştır:

  • Minnet Huda’ya devlet-i dünyâ fenâ bulur Bâkî kalır sahîfe-i âlemde adımız
  • La’lin esrarı nigârâ beni hayran etti Acabâ böyle kalır mı ki bu hayret Bâkî

Konularına Göre Gazeller

Aşkın verdiği mutluluğu, sıkıntıyı, sevgiliden yakınmayı, sevgiliye karşı yakarışları, içli ve duygulu olarak anlatan gazellere âşıkāne (garâmî, lirik) gazel denir. Divan edebiyatında bu alanın tek temsilcisi Fuzuli’dir.

  • Kıldı zülfün tek perîşan hâlimi hâlin senin
  • Bir gün ey bî-derd sormazsın nedir hâlin senin
  • Gitti başından gönül ol serv kaddin sâyesi
  • Ağla kim idbâra tebdil oldu ikbâlin senin

Fuzuli

Genellikle içkiyi, içki zevkini, içki ile ilgili türlü düşünceleri, hayata karşı kayıtsızlığı, yaşamaktan zevk almayı konu olarak işleyen gazellere rindāne gazel denir. Divan edebiyatında bu yolda en başarılı olan Baki’dir.

  • Sâkî zamân-ı ayş u mey-i hoş-güvârdır
  • Birkaç piyâle nûş edelim nev-bahårdır
  • Bûy-i nesim ü reng-i gül ü revnak-ı bahar
  • Åsâr-ı fazl u rahmet-i Perverdigâr’dır

Baki

Kadını ve aşkın zevklerini konu alan, zarif ve çapkın bir anlatımla söylenmiş gazellere de şûhâne gazel adı verilir. Nedim bu yoldaki gazelleriyle tanınmıştır. Öyle ki bu yolda gazel söylemeğe Nedîmâne tarz denilmiştir.

  • Mest-i nâzım kim büyüttü böyle bî-pervâ seni
  • Kim yetiştirdi bu gûne servden bâlâ seni
  • Bûydan hoş renkten pâkîzedir nâzik tenin
  • Beslemiş koynunda gûya kim gül-i ra’na sen

Nedim

Ahlakla ilgili öğütler veren, türlü hayat görüşlerini yansıtan, özdeyiş niteliğindeki sözlerin ağır bastığı gazellere de hikemî gazel denir. Hikemî tarzdaki gazelleriyle Nabî ün kazanmıştır. Koca Ragip Paşa’nın da bu yolda gazelleri vardır.

  • Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
  • Biz neşâtın da gamın da rüzgârın görmüşüz
  • Çok da mağrûr olma kim mey-hâne-i ikbâlde
  • Biz hezaran mesti mağrurun humârın görmüşüz

Nabi

Sebk -i Hindi Tarzı Gazelller

Divan şiirinde, XVII. yüzyılda sebk-i Hindi adı verilen bir akımın başladığı görülür. Bu yola, eski mazmunları yinelememek ve şiire yeni bir söyleyiş getirmek amacıyla girilmiştir. Bu yolda şiir söyleme, Türk edebiyatına İran’dan gelmiştir. Türk şairleri, bu yolun temsilcisi olan İran şairlerinden Urfi, Sâib, Bîdil, Husrev-i Dehlevî ve Şevket-i Buhari’nin etkisinde kalarak şiirlerini yazmışlardır. Bu yolda şiir söyleme önceleri Hint’te geçerli olduğundan buna sebk-i Hindi (Hind tarzı, Hind üslûbu) adı verilmiştir. Bu yolun özellikleri de, ince istiare, benzetmeler, özel kinayeler yapmaya, yeni mazmunlar (bikr-i mazmûn) bulmaya, müraat-1 nazir sanatını çok kullanmaya, girift hayaller ve nüktelere dayanır. Divan şiirindeki bu yolun en belli başlı temsilcileri Neşatî, Nailî-i Kadim, Vecdî, Cevrî, Fehim-i Kadim, Nedim ve Şeyh Galip’tir. Bu şairlerin divanlarında bu yolda yazılmış gazellere çokça rastlanır.

Musammat Gazel

İç uyağı olan gazellere musammat denir.

Örnek:

  • Her ten biter bir derd ile/geh ile geh serd ile
  • Uğraşmağa her ferd ile/değmez bu dünyâ-yi â hes
  • Dil-hasta oldum bir zaman/tedric ile bitti tüvan
  • Uçtu nihayet mürg-i can/çünkü harâb oldu kafes

(Müstef’ilün müstef’ilün/müstef’ilün müstef’ilün)

KASİDE:

Kaside dış görünüş bakımından tıpkı gazele benzer. Bu da beyit birimiyle yazılır. Yalnız gazelden çok uzundur. Kaside en az otuz üç, en fazla da doksan dokuz beyit olur. Fakat en çok tutulanları 45 – 50 beyit arasında olanlardır. Bunda da ilk beyit matla adını alır. Yani bu beytin mısraları birbirleriyle kafiyelidir. Öteki beyitlerin kafiyelenişleri, gazelde olduğu gibidir. Yalnız kasidelerde şairin adının bulunduğu beyte, gazeldeki gibi makta denmez, tac denir. Makta, aşağı yukarı gazelin bitim beytidir. Hâlbuki kasidede tac beytinden sonra birkaç beyitlik dua bölümü vardır. Yani şairin adının bulunduğu beyit, kasidenin bitim beyti olmuyor. Şimdi kasidenin bölümlerini görelim:

Kasidenin Bölümleri

Nesip (Giriş) Bölümü

Betimlemenin ağır bastığı bölümdür. Genellikle kış, gece, bahar, at, özel günlerin ya da gezilip görülen yerlerin betimlendiği bölümdür. Bu bölüm neyle ilgili ise o adı alır.

a) Bahariye ya da Rebbiye: İlkbaharın anlatıldığı bölümdür.

b) Şitaiye: Kış mevsimin anlatıldığı bölümdür. Bu bölüm karda söz ederse berfiye adını alır.

c) Sayfiye: Bu da yaz gezintilerini dayanak yapmak suretiyle yazılan giriş bölümüdür.

Divan edebiyatı sonbahar üzerinde durmamıştır. Onun için de kasidelerin giriş bölümlerinde hazâniye denen bir konuya rastlanmaz.

Ramazaniye: Ramazaniye’de Ay’ın ilk görünüşünü, ramazan ayının sıkıntılarını anlatan şair, bazen da bu ayın kendine özgü özelliklerinden söz eder.

Iydiye: Îydiye’nin konusu bayram törenleridir. Şair, çok kez bu dinsel bayram törenlerinde şairlerin geride kalışlarından yakınır. Bundan başka bayram törenlerinin ve ziyaretlerin sıkıcılığı ele alınır.

Rahşiye: Atın anlatıldığı veya övüldüğü kasidelerdir.

Beldeler: Böylesi kaside girişlerinde, şair, anlatmak istediği değerlerin üzerinde durur. Beldelere ait girişe, belde methiyesi diyebiliriz.

Örneğin Nedîm’in İstanbul Kasidesi bu bakımdan bir şaheserdir. Nef’î’nin Şehrengiz-i Edirne’si ayrıca söz konusu edilmeye değer ölçüdedir.

İstanbul Kasidesi’nden

  • Bu şehr-i Stanbûl ki bî-misl ü bahâdır
  • Bir sengine pekpâre Acem mülkü fedadır
  • Bir gevher-i yekpare iki bahr arasında
  • Hurşid-i cihan-tâb ile tartılsa sezadır
  • Altında mı üstünde midir cennet-i â’lâ
  • Elhak bu ne hâlet bu ne hoş âb ü hevâdır

                                                                             Nedîm

Girizgah

Kasidelerin nesip bölümünden medhiyeye geçerken söylenen beyit ya da beyitlere denir.

Methiye (Övgü) Bölümü

Bu bölüm, kasidenin asıl bölümüdür. Bu bölümde, şair kimi övecekse bütün gücünü, bu övgü beyitleri üzerinde toplar. İki türlü Methiye vardır. Yani ele aldığı konunun şekline göre methiye ikiye ayrılır:

Birincisi padişah, vezir, şeyülislâm gibi devrin ileri gelenlerini öven methiye

İkincisi de Hülefa-yi Raşidîn denilen dört halifeyle Mevlâna gibi tasavvuf büyüklerini ya toptan ya da teker teker öven methiye

Methiye Divan şairlerinin en çok kalem oynattığı bir alandı. Bunun nedenini, biraz da methedilen kimselerden elde edilen bağışlarda, yani para(caize) kazancında aramak gerektir. Bazı gazellerini övgü için yazan şairlerimizin de bulunduğunu, hatırda tutmalıdır.

Caize:

Şairlerin kasidelerle övdükleri büyükler tarafından kendilerine verilen bahşiş.

Fahriye (Övünme) Bölümü

Bu bölümde şair kendisini över. Yazdığı kasideyle iftihar ettiğini, şairlikte ve kasidecilikte bir benzeri bulunmadığını, bu bölümün beyitleriyle anlatır.

Fahriye iki türlü yapılır:

Birinci şekilde şair kendini över. İkinci durumda da meydana getirdiği şiirleriyle kıvançlanır. Yani şiirlerini över. Daha açık bir anlatımla fahriye, şairin ya kendini ya da şiirini methetmek için yazdığı manzumedir.

  • Hakir bahma bana kimseden sağınma kemem
  • Fakr-i padişeh-âsâ geda-yi muhteşemem

                                                        Fuzuli

  • Minnet Hüdaya devlet ü dünya fenâ bulur
  • Bâkî kalır sahife-yi âlemde âdımız

                                                   Bâkî

  • Ben bu haletle tenezzül mü ederdim şi’re
  • Neyleyim kurtulamam tab’i hevesnâkimden

                                                              Nef’î

Tegazzül (Gazel) Bölümü

Kasidelerde bir fırsat düşürüp aynı ölçü ve uyakta gazel söylemeye denir.

Tac Bölümü

Bu bölüm, şairin adının ya da mahlasının geçtiği bölümdür. Şair bir fırsatını bularak kendi adını, bu bölümü meydana getiren beytin birinci ya da ikinci mısraına yerleştirir.

Dua Bölümü:

Bu bölümde methedilen kimsenin başarıya ulaşması ve geleceğinin ışıklı olması yolunda dua edici beyitler yer alır.

Konularına Göre Kasideler:

Tevhid: Allah’ın birliğini, varlığını anlatan kasidelerdir.

Münacaat: Allah’a yakarışı dile getiren kasidelerdir.

Naat: Peygamberi öven kasidelerdir.

Medhiye: Devrin önde gelen kişilerini; din ve devlet adamlarını öven kasidelerdir.

Hicviye: Devrin yöneticilerini yermek için yazılan kasidelerdir.

Mersiye: Önemli birinin ölümünden duyulan acıyı dile getiren kasidelerdir.

Cülûsiyye: Padişahın tahta oturması münasebetiyle yazılan kasidelerdir.

Sûriyye: Düğün ya da sünnet gibi şenlikleri ele alan kasidelerdir.

MESNEVİ:

Beyit düzeniyle yazılan mesnevî gazel ve kasidelerdeki gibi kafiyelenmez. Mesnevînin her beytinin mısraları birbirleriyle kafiyelidir. Bir beytin kafiyesi, öteki beytin kafiyeleriyle bağıntılı değildir.

  • Nasihat veya hikâye şeklinde yazılmış manzum kitaplara da Mesnevî adı verilir. Mevlâna Celâleddin-i Rumî’nin bu addaki eseri ün salmıştır.

Mesnevî hikâye gibi uzun konuları yazmakta kullanılır. Gazel ve kaside ile bir hikâyeyi ya da bir tiyatroyu yazmaya imkân yoktur. Çünkü beyitlerin hepsine, temel kafiyeye uygun kafiye bulmak çok güçtür. Mesnevînin her beyti ayrı ayrı kafiyelendiği için bir kitap boyunca devam eden beyitlere kafiye bulmak kolaylaşıyor.

  • Beyitler arasında anlamca bir bütünlük vardır.
  • Bir şairin beş mesneviden oluşan eserler bütününe “hamse” denir. Edebiyatımızda “Ali Şir Nevai’dir. Taşlıcalı Yahya, Nevizade Atayi” hamse sahibi şairlerdir.
  • Edebiyatımızda ilk mesnevi Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig’ adlı eseridir. Eser, aruzun kullanıldığı ilk eserdir.

Mesnevinin Bölümleri

  1. Dibace(Ön Söz)
  2. Tevhid
  3. Münacaat
  4. naat
  5. Miraciye
  6. Medhh- i Cihar- i Yar- i Güzin(Dört Halifeye Övgü)
  7. Yapıtın Sunulduğu Kişiye Medhiye
  8. Sebeb – i Telif(Yapıtın Yazılış Amacı)
  9. Agaz- ı Dasitan( Asıl Konu)
  10. Hatime( Son Söz)
Türk Edebiyatının Önemli Mesnevileri:
  • Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacip)
  • İskendername (Ahmedi)
  • Vesilet-ün Necat (Süleyman Çelebi)
  • Harnârne (Şeyhi)
  • Leyla vü Mecnun (Fuzuli)
  • Hüsrev-ü Şirin (Şeyhi)
  • Hüsn-ü Aşk (Şeyh Galip)
  • Mantık-ut Tayr (Gülşehri)
  • Hayriyye (Nabî)

Batı edebiyatlarında da tiyatro eserlerinin birçoğu mesnevî türü ile yazılmıştır.

Konularına Göre Mesneviler

a) Cenk destanları mesnevîsi: Bu çeşit mesnevî, bir milletin tarihinde meydana gelmiş birtakım kahramanlık ve savaş menkıbelerini şairin hayal gücüne göre aldığı biçimiyle anlatan yazılardır. Örneğin Gazneli Mahmut’un teşvikiyle Acem şairi Firdevsî’nin yazmış olduğu İran ve Turan cenklerine ait Şehnâme adındaki eser.

b) Aşk hikâyeleri mesnevîsi: Aşk masallarına ait konular, hemen bütün İslâm dünyasının ortak malıdır. Örneğin Leylâ ve Mecnun hikâyesi, hemen hemen bütün İslâm uluslarına ait şairlerin sakız gibi çiğnediği bir konudur. Yusuf ve Züleyha, Ferhat ile Şirin gibi halk masalları, Arap ve İran Edebiyatı’nın mesnevîlerine konu olduğu gibi bizim Divan şairlerimiz tarafından büyük bir lirizm ve heyecanla işlenmişlerdir.

c) Dinî ve tasavvufî mesnevî: Süleyman Çelebi’nin Peygamber için yazdığı Mevlit (Vesiletü’ün Necat) ile Mevlânâ’nın Mesnevî adlı mesnevîsinden başka, edebiyatımızda bu konularda yazılmış daha birçok mesnevîler vardır.

Hilye

Hz. Muhammed’in dış görünüşünü ve niteliklerini anlatan manzum ve mensur eser. En Ünlü hilye Hakani Mehmet Efendi’nindir.

d) Ahlâkî ve didaktik mesnevî: Böylesi mesnevîler, bir bilgi ya da nasihat vermek için yazılan mesnevilerdir. Arapça ve Farsça sözcükleri, manzum bir üslupla öğretmek amacıyla Sünbülzade Vehbi’nin yazdığı Tuhfe ve Nuhbe adlı eserleri gibi. Nabi’nin Hayriye-i Nâbi’si ile yine Sünbülzade Vehbi’nin Lûtfiye-i Vehbi’si, çocuklarına nasihat ve ahlâk dersi vermek amacıyla yazılmışlardır. Abdülhak Hâmit Tarhan’ın da Kıyafetnâme adında bu yolda bir eseri vardır.

Pendname

Ahlaki ve didaktik öğütler vermek amacıyla mesnevilere pendname denir.

e) Şehrengiz mesnevîleri: Şehrengiz mesnevîler, şairlerin ya kendi memleketleri hakkında ya da padişah ve benzeri bir devlet büyüğünün, kendilerinin bulunduğu memleketi ziyareti dolayısıyla yazdıkları eserlerdir. Bursalı Lâmiî’nin, Kanuni Sultan Süleyman’ın Bursa’yı ziyareti dolayısıyla yazmış olduğu Şehrengiz-i Bursa adlı eser bu cinstendir.

MÜSTEZAT:

Divan Edebiyatı’nda müstezat denen nazım şekli özel bir önem taşımaktadır. Müstezat, bir manzumenin beyit mısralarının aralarına kısa mısralar eklemek suretiyle yapılır. Müstezat “artık mısra”  demektir. Müstezatta uzun mısralar, hiç değişmeyen şu vezinle yazılır: Mef’ulü / mefâilü mefâilü/ feûlün

Artık mısra, bu ölçünün ilk ve son kalıplarıyla yapılırdı: Mef’ulü / feûlün

Ölçü kalıplarından hiç değişmemesi yüzünden Divan Edebiyatı’nın bu nazım şekline klasik müstezat denir. Klasik müstezatta beyitler, uzun mısralar arasındadır. Yani baştan itibaren her iki uzun mısra bir beyit teşkil eder. Aradaki kısa mısralar, bunların arasında kalmaktadır.

Klasik müstezata örnek:

  • Ey şuh-ı kerem-pişe dil-i zâr senindir
  • Yok minnetin asla
  • Ey kân-ı güher anda ne kim var senindir
  • Pinhan ü hüveyda
  • Sen kim gelsin meclise bir yer mi bulunmaz
  • Baş üzre yerin var
  • Gül goncasısın gûşe-i destar senindir
  • Gel ey gül-i ra’na

                                                   Nedîm

Klasik müstezat şekli Tevfik Fikret’le değişikliğe uğramış, her çeşit ölçüyle müstezatlar yazılmıştır. Bunlara da serbest müstezat ya da geniş müstezat denmiştir. Serbest müstezat, bugünkü ölçüsüz ve kafiyesiz serbest nazımla karıştırılmamalıdır. Serbest müstezatın ölçüsü, kafiyesi vardır. Kafiyeye sıkı sıkıya bağlı kalmasa bile hiç bir zaman ölçüsüz yazılmaz. Aşağıdaki şiir, güzel bir serbest müstezat örneğidir:

KITA:

Kıt’a iki beyitlik bir nazım türüdür.

 Kıt’a iki beyitten fazla olmaz. Fakat gazel yazmada en güç şey matla bulmak olduğu için, matla bulamamış olan şairler, beş ve daha fazla beyitle meydana getirdikleri matlasız gazellerini, divanlarına kıt’a adı altında koymuşlardır. Bu durumun, kıt’a konusunda iki beyitlik şartı bozmayacağını unutmamalıdır.

İki beyitten meydana gelen kıt’alar iki ya da üç kafiyeli olabilirler. Şu kıt’aya bakalım:

  • Ey felek maksadın ülfet mi davet mi nedir
  • Yoksa ol mâh ile ușşaka felâket mi nedir
  • Ermeden vuslata hicrâne eriştik amma
  • Anlasam bari bidâyet mi nihâyet mi nedir

                                                                  Şeyh Galip

Buraya kadar gördüğümüz nazım türlerinin tümü beyit birimine göre yazılmışlardır.

BENTLERLE KURULAN NAZIM ŞEKİLLERİ

Tek Dörtlükten Oluşan Nazım Biçimleri

Rubai:

Rübaî dört mısralık ve özel ölçüsü olan küçük bir nazımdır. Rubaînin birinci, ikinci ve dördüncü mısraları birbirleriyle kafiyeli, üçüncü mısrası boştadır. Rübaî, Acemlere ait bir nazım türü sayılır. Araplara ve bize onlardan geçmiştir. Rubai’nin ölmez üstadı Ömer Hayyam’dır. Türk edebiyatında Azmizade Haleti Çelebi Yahya Kemal Beyatlı önemli rubai yazarlarıdır.

  • Bilmem kime, bilmem neye uyduk gittik,
  • Gâhi meye, gâhi ney’e uyduk gittik;
  • Erbâb-ı zekâ riyâyı mezhep bildi
  • Bizler dil-i divaneye uyduk gittik.

                                        Yahya Kemal BEYATLI

Tuyuğ:

Tuyuğ biçimce rubaîye benzer. Yalnız ölçü bakımından ondan büyük farkla ayrılır. Bunun da birinci, ikinci ve dördüncü mısraları birbirleriyle kafiyelidir. Bazen dört mısranın birbirleriyle kafiyelendikleri olur. Tuyuğun Halk Edebiyatımızdan Divan türleri arasına girdiği hususundaki görüş, kuvvetlidir. Tuyuğun özel ve değişmez ölçüsü (fâilâtün fâilâtün fâilün) dür. Divan edebiyatında tuyuğları ile isim yapmış sanatçı Kadı Burhaneddin’dir.

Tuyuğa örnek:

  • Alemi yüzün gülüstan eylemiş
  • Bülbülü sermest ü hayrân eylemiş
  • Amberîn zülfün perişan eylemiş
  • Mâhmi ebrinde pinhân eylemiş

                                                           Nesimi

  • Hakka şükür koçların devranıdur
  • Cümle âlem bu demin hayrânıdur
  • Gün batandan gün doğan yira değin
  • Aşk erinin bir nefes seyranıdur

                                         Kadı Burhaneddin

MUSAMMATLAR

Murabba:

Murabba, Halk Edebiyatımızın etkisiyle meydana gelmiş bir Divan nazmıdır. Dörder mısralık bölümlerle yani «dörtlük» dediğimiz bentlerle yazılır. İlk dörtlüğün bütün mısraları birbirleriyle kafiyelidir. Bundan sonraki dörtlüklerin dördüncü mısraları, birinci dörtlüğün kafiyesiyle; birinci, ikinci ve üçüncü mısraları da kendi aralarında kafiyelidir:

aaaa bbba ccca ddda …..

Bazı murabbalarda dördüncü mısra her dörtlükte tekrar edilir. Böyle olduğu zaman murabba, tekerrürlü murabba adını alır. Aynı mısra tekrar etmezse tekerrürsüz murabba olur.

Tanzimat edebiyatıyla murabbalarda bir yenilik görüldü. Her dörtlüğün dördüncü mısraları aynen yinelenmediği (tekrarlanmadığı) halde ilk dörtlüğün kafiyeleri, arkadan gelen dörtlüğün son mısralarında aynen yinelendi. Namık Kemal’in yazdığı murabbalarda bu durumu görmek mümkündür. Tanzimat Edebiyatı’nda başta Namık Kemal olmak üzere birçok şairimiz, vatani duygularını, murabbalarla dile getirmiştir.

  • Şu murabbanın kafiyelerine dikkat edelim:
  • Serâpâ hüsn ü dilistansın naz-perversin
  • Civan-i mihribansın şuhsun nâzende dilbersin
  • Nazirin yok cihanda hüsnüne mihr-i münevversin
  • Baha olmaz sana cânâ acep pâkize gevhersin
  • Eyâ giilzar-i hüsn ü behcetin nahi-i serferâzı
  • Kim üstâd etti fenui işvede ol çeşm-i tannâzı
  • Kim öğretti sana cânâ bu denlû şve vü nâzı
  • Ki daim böyle nâz ile güler nâz ile söylersin
  • Hirâmin dil-pesend ü cünbüşün dil-âhtir cânâ
  • Hayâlinle Nedimin kârı âh ü vahtır cânâ
  • Anan atan senin var ise mihr ü mâhtir cânâ
  • Ki bir bakışta mihr bir bakışta mâha benzersin

                                                                  Nedîm

Şarkı:

Şarkı murabbaa çok benzer. Aşka ve güzelliğe ait yazılan şarkının birinci dörtlüğündeki mısralar birbirleriyle kafiyeli olabileceği gibi, başkalık da gösterebilir. Murabbada olduğu gibi şarkının da bir temel kafiyesi vardır. Bu kafiye her dörtlüğün son mısrasında yinelenir. Şarkılarda bazen birinci dörtlükteki temel kafiye, ikinci ve dördüncü mısralar arasındadır. Birinci ve üçüncü mısralar ayrı bir kafiye ile kendi aralarında kafiyelenirler. Bu açıklamaya göre, şarkının ilk dörtlüğü kafiye bakımından değişik durumlar gösterebilir. Şarkının birinci dörtlüğündeki ikinci mısra, hiç değiştirilmeden, aynı dörtlükle öteki dörtlüklerin son mısraları olarak yinelenirse, nakarat adını alır:

aAaA – bbbA – cccA (A =Nakarat)

  • Id erişsün bâis-i şevk-i cedid olsun da gör
  • Seyr-i Sâdâbâdı sen bir kerre îd olsun da gör
  • Kûşe kûşe mihrler mehler bedid olsun da gör
  • Seyr-i Sâdâbâdı sen bir kerre îd olsun da gör
  • Anda seyret kim ne fursatlar gire cânâ ele
  • Gör ne dilcûlar ne mehrûlar ne âhûlar gele
  • Tifl-i nâzım sevdiğim bir iki gün sabret hele
  • Seyr-i Sâdâbâdı sen bir kere îd olsun da gör

                                                                          Nedim

  • Şarkılar bestelenmek için yazıldıklarından, dörtlük sayıları azdır.
  • En fazla beş dörtlüğe kadar çıkar. Nedîm’in şarkılarının çoğu, üç dörtlüklüdür. Yahya Kemal iki dörtlükten fazlasına gitmemiştir.
  • Divan Edebiyatı’mızda şarkının baş üstadı Nedîm’dir. Nedim dışında Enderunlu Fazıl ve Enderunlu Vasıf da şarkı şekliyle şiirler yazmıştır.
  • Zaten şarkı türü XVII. yüzyıldan sonra büyük bir önem kazanmış, gazelin yerine oturmaya çabalamıştır. Bütün çabasına rağmen gazeli ortadan kaldıramamıştır. Ancak Servet-i Fünün’dan sonra gazel ortadan çekilmişse de Yahya Kemal Beyatlı onu ayakta tutmaya uğraşmıştır.

Muhammes:

Muhammesin her bölümü beş mısralıdır. Muhammesin ilk beşliğindeki temel kafiye, murabbada olduğu gibi her beşliğin son mısrasında yinelenir. Bazı muhammeslerde, birinci beşliğin son mısrası, olduğu gibi öteki beşliklerin sonunda yinelenir. Eğer son mısra tıpkı olarak yinelenirse muhammes Tekerrürlü Muhammes adını alır.

Bazı muhammeslerde ilk beşliğin dördüncü ve beşinci mısraları olduğu gibi her beşliğin sonunda yinelenir. Fakat bu şekildeki muhammesin her bölümünün ilk üç mısraı bir arada, dördüncü ve beşinci mısraları da bu üçlüklerin altına beyit şeklinde yazılır. Örneğin Namık Kemal’in Deli Hikmet’le beraber yazdığı ünlü Vatan Mersiyesi diye anılan otuz üç beşlikli muhammesi, bu şekilde yazılmıştır. Biz buraya yalnız Namık Kemal’e ait olan iki beşlik alıyoruz:

  • Âh! yaktık şu mübârek vatanın her yerini,
  • Saçtık eflâke kadar dûdini, âteşlerini.
  • Kapadı gözde olanlar çıkası gözlerini
  • Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini,
  • Yok imiş kurtaracak bahtı kara mâderini.
  • Serilip hâk-i hakarette vatan can veriyor,
  • «Yetişin, son nefesimdir, gelin imdâde!» diyor.
  • Sevgili valdemiz âkibet elden gidiyor!
  • Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini,
  • Yok imiş kurtaracak bahtı kara mâderini.

                                               Namık Kemal

Muahmmes Çeşitleri

1. Tahmis

  • Tahmis, başkasının yazdığı bir gazelin her beytinin üstüne üçer mısra eklemek suretiyle yapılan bir nazım şeklidir. Buna beşleme (yani beşe çıkarma) de diyebiliriz.
  • Başkasının gazeline böyle üçer mısra eklemek, eskiden gazeli yazana karşı bir saygı hareketi sayılırdı. Divan Edebiyatı’nda tahmis yapmak, muhammesten daha üstün tutulurdu.
  • Tahmis yazmanın pek kolay olmadığı meydandadır. Çünkü eklenen üç mısra, gazelin beyitlerine anlamca uygun düşürmek, çok kolay bir iş değildir.

2. Taştir:

Bu da başka türlü bir beşlemedir. Yani başka türlü bir tahmistir. Taştir, bir gazelin her beytinin iki mısraı arasına üçer mısra yerleştirmek suretiyle yapılır

  • «Derdin nedir gönül sana bir hâlet olmasın»
  • Bimar eden bu gûne seni rahet olmasun
  • Bizden tesettür etme abes külfet olmasun
  • Bicâ tabibe varmağa hiç hâcet olmasun
  • «Sed elhazer ki sevdiğim ol âfet olmasun»
  • «Bîgâne meşrebâ bize tâ key tegafülün»
  • Ey mahl-i nâz yok mu bu yâna temayülün
  •  Açılmaz ise nâhün ü âhımla kakülün
  • Yoğ ise bir kelâme bizimle tahammülün
  • «Bir âşina nigâha da mi fursat olmasun»

                                                   (Nedîm-i Kadîm) – Nedîm

Her beşliğin birinci ve beșinci mısraları gazelin beyitleridir ve Nedîm’i Kadîm’e aittir. Aralarındaki üçer mısralar da XVIII. Yüzyıl Divan şairimiz Nedîm’indir.

3. Tardiyye:

Tardiyye de muhammes cinsinden bir nazım şeklidir.

Örnek:

  • Hoş geldin eyâ berid-i cânân
  • Gel ver bana bir nüvid-i cânân
  • Cân ola fedâuyı id -i cânân
  • Bisûd ola mı ümid-i cânân
  • Yarın bize bir selâmı yok mu
  • Ey hızr-i fütâdegân söyle
  • Bu sırrı edüp iyân söyle
  • Oi sen bana tercümân söyle
  • Ketmetme yegân yegân söyle
  • Gam defterinin tamamı yok mu
  • Yârab ne intizardır bu
  • Geçmez nice rüzgârdır bu
  •  Hep gussa vü hârhârdır bu
  • Duysam ki ne șivekârdır bu
  • Vuslat gibi bir merâmı yok mu

                                      Şeyh Galip

Müseddes:

Her bölümü, yani her kıt’ası altışar mısralık nazım şekline müseddes denir. Eğer beşinci ve altıncı mısralar her altılıkta olduğu gibi yinelenirse, böylesi müsaddeslere tekerrürlü müseddes denir.

Terkib- i Bent

Terkib-i bentler başlıca iki çeşit konu üzerinde yazılır:

  1. Şairin kendi felsefî düşüncelerini, toplumun bozuk yönlerini; riyâkârlıkları, dalkavuklukları, hasislikleri; devlet büyüklerinin kötü davranışlarını ele alır, bunları tenkit edenler
  2. Mersiye(ağıt) konularını işleyenler

Bent, bölüm demektir. Her bölüm yedi ya da on beyitten meydana gelir. Her bent dış şekil bakımından gazel gibi yazılır. Her biri bu kadar beyitle meydana gelen bentlerin (bölümlerin) sayısı da yediden on ikiye kadar değişir. Bentten bende “bendiye” denen bağlama beyitleriyle geçirilir.

aa xa xa xa xa bb —- cc xc xc xc xc dd —

“bb cc dd” vasıta beyti

Terkb-i bentin en ünlü üstadı Ruhi Bağdadî’dir. Birçokları, bunun eserine nazire yazmışlarsa da onun ölçüsüne ulaşamamışlardır. Tanzimat şairlerimizden Ziya Paşa, bu alanda büyük bir başarı sağlamıştır. Terkib-i bentin birinci şekli şu ölçüyle yazılır:

  • Mefûlü mefâîlü mefâîlü feûlün

Terkib-i bentin bentlerinin hep aynı konuda olmaları şart değildir. Her bent ayrı bir şeyden söz edebilir.

Örnek:

  • Vardım seherî tâat için mescide nâgâh
  • Gördüm oturur halka olup bir nice gümrah
  • Girmiş kemer-i vahdete almış ele tesbih
  • Her birisinin vird-i zebânı çil ü pencah
  • Dedim ne sayarsız ne alırsız ne satarsız
  • K’asla dilinizde nebî var ne hod Allah
  • Dedi biri kim şehrimizin hâkim-i vakti
  • Hayretmek için halka gelür mescide her gâh
  • İhsani ya pencah ü ya çildir fukaraya
  • Sabreyle ki demdir gele ol mîr-i felek-câh
  • Geldiklerini mescide bildim ne içindür
  • Yüz döndürüp andan dedim ey kavm olun âgâh
  • Sizden kim irağ oldu ise Hakka yakındır
  • Zira ki dalâlet yoludur tuttuğunuz rah

                                                           Ruhi Bağdadi

Terci – i Bent:

Şekil bakımından terkib-i bente benzer. Yalnız bentler arasındaki geçiş beyti, değiştirilmeden yinelenir. Yani bütün bentler arasındaki bağlantı, aynı beyitle yapılır. Sekiz on bendin aynı beyitle bağlanabilmesi için bütün bentlerin bu beyitle ilgili olmaları gerekir. Bunu sağlamak oldukça güçtür. Bu güçlük dolayısıyla terci-i bent yazmaya her şair girişemezdi. Yazılmış olan terci-i bentler de başarılı olmamıştır.

  • Kusursuz terci-i bent yazmayı, Tanzimat Edebiyatı’nın kurucularından Ziya Paşa başarabilmiştir.

Ziya Paşa  terci-i bendinde konu olarak Allah’ın büyük kudretini, kâinatın sonsuzluğunu, dünyanın sırlarını ve özünü, tabiatın zıtlıklarını almış ve bütün bentleri şu beyitle birbirlerine bağlamıştır:

  • Sübhâne men tahayyere fi sun’uh-ül-ukul
  • Sübhâne men bikudretihi vu’cüz-ül-fuhul

Terci bentte vasıta değişmeden devam eder.

Divan Edebiyatı Nazım Türleri

Tevhit ve Münâcât:

Tevhit, Allah’ın büyüklüğünü anlatan nazımları verilen addır.

Münâcât ise Allah’a karşı yakarış nazmıdır. Bu alanda en büyük başarıyı Şinasi elde etmiştir:

Haktaâlâ azamet âleminin padişehi

Lâmekândır olamaz devletinin tahtgehi

Şinasi, bu mısraları kendini zorlamadan, içtenliğinden kopup gelen duygularına dayanarak söyleyebilmiştir.

Naat (Naat) :

Peygamber Hazret-i Muhammet için yazılan manzumelere Na’t denir. Peygamber’in büyüklüğünü anlatan ve onu öven mesnevî bölümleri hep na’ttır. Süleyman Çelebi’nin Mevlûd’ündeki mi’rac bölümü de bir nat’tan başka bir şey değildir. Fuzuli’nin meşhur Su Kasidesi, na’t’ın şaheseridir. Bu kasidede Fuzuli, Divan Edebiyatı’nın bütün sanat gücünü göstermiştir. Örneğin şu beyitler na’t için en güzel örnektir:

  • Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yi dürr-i istifâ
  • Kim sepüptür mu’cizâtı ateş-i eşâre su
  • Hayret ilen parmağın dişler kim etse istimâ,
  • Parmağından verdiği şiddet günü ensâre su
  • Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasil
  • Bâşını taştan taşa urup gezer âvâre su

                                                    Fuzuli

Miraciye:

Hazret-i Peygamber’in mi’racı hakkında yazılmış manzumelere mi’raciye denir. Mi’rac, sözlük anlamı bakımından merdiven demektir. Fakat olay olarak Peygamber’in, Allah’ın huzuruna çıkışıdır.

Hicviye (Yerme):

Methiyenin tersine, hicviye denir. Hicviyede de methiyede olduğu gibi gerçeğe yaslanmak zorunu yoktur. Divan Edebiyatımızda hiciv kralı olan Nef’î, o zaman sadaret kaymakamı olan Bayram Paşa’yı önce övmüş, dua kısmında ileri giderek:

Sadr-i devlette saadetle serfraz ola hem Sahne-i kahrı nigûn ile ser-i a’dayı

beytiyle Paşa’ya, kendine düşman olanların kellelerini vurdurmasını tavsiye etmiştir. Fakat Nef’i, Bayram Paşa’ya sonradan kızmış ve övdüğü bu adamı, yerden yere çalan bir hivciye yazmıştır. Ama ne yazık ki Bayram Paşa da, Nefi’nin bu beyitteki nasihatını tutmuş ve bu değerli şairi, padişahtan ferman almak suretiyle boğdurarak öldürtmüştür.

Hicviyelerde çoğu zaman terkib-i bent şekli kullanılır. Nef’i’nin Siham-i Kaza adlı eseri, çeşitli Sadrazamlar için yazılmış olan hicviyeleri toplar. Bunların birçoğu terkib-i bent şeklindedir.

Tehzil:

Hicviye, sövüp sayma nazmıdır. Tehzil ise bunun daha kibarı, daha hafifidir. Tehzil, bir kimseyi nezaket çerçevesi içinde alaya almak için yazılan manzumedir. Tehzil, ya bir konuya gülünç bir karakter verilerek ya da ciddi bir şiir mizaha çevrilerek yapılırdı.

  • Derd-i serden nice azad olur ol tâife kim
  • Bâde nûş eyleyecek yerde gülâb isterler
  • Sen heman dildeki nakş-i havesi mahv eyle
  • Senden en hâce ne defter ne kitap isterler

                                                        Nâbi

Mersiye:

Mersiye, ölüler için yazılan ve terkib-i bent biçiminde düzenlenen, beyit birimine bağlı bir nazım türüdür. Din büyükleri için yazılan mersiyeler olduğu gibi, din dışı kişiler için de yazılan mersiyeler vardır. Mersiye Halk Edebiyatımızın Ağıt türüne karşılık sayılabilir. İslamiyet öncesinde mersiyeler Sagu adını almıştır.

  • Yazılış şekli önce de söylediğimiz gibi gazel biçimindedir. Bent bent yazılan mersiyelerin her bendi ayrı bir duygunun, bir feryadın kümesidir. Fuzûli’nin Kerbelâ Mersiyesi, birçok hafızalarda yer etmiş, bir hayli gözyaşı döktürmüştür.
  • Divan Edebiyatımızda ün salmış mersiyeler vardır. Bunlar arasında, Bâki’nin “Kanunî Mersiyesi” herkesçe tanınır.
  • Mersiyeler: Mef’ûlü fâilâtü mefâîlü fâilün ölçüsünden başka bir ölçüyle yazılmaz. Artık bu ölçü, mersiyeler için klişeleşmiş bir ölçüdür.

DİVAN EDEBİYATINDA NESİR (DÜZYAZI) 

  • Divan Edebiyatı’nda, şiir ağırlıklı olmakla birlikte, nesre (düzyazıyla) de yer verilir.
  • Bu edebiyatta düz yazıya “inşa”, yazara “münşi” denirdi. “Münşeat” terimi de “düzyazılar” (“İnşa”nın çoğulu) anlamında kullanılırdı.
  • Nesir sözcüğü, “yaymak, saçmak, dağıtmak” demektir.
  • Bugün ‘düzyazı’ terimiyle karşılanmaktadır, nesir yazarlarına da eskiden “nâsir” denirdi.

Divan Nesrinin Genel Özellikleri

  • Dil, konu ve tür yönünden Arap ve İran edebiyatlarının etkisindedir.
  • Konu ve düşünceden çok, söyleyiş güzelliğine önem verilir.
  • Dili yabancı sözcük ve tamlamalarla yüklüdür. Söz sanatlarına ve mecazlara önem verilir. Cümleler uzundur. Paragraf düzeni yoktur.
  • Cümlelere yerleştirilen secilerle (uyaklı sözlerle) şiirdekine benzer bir ahenk yaratılmaya çalışılır.
  • Noktalama işareti kullanılmaz.
  • Düzyazıda dini-ahlaki konular ağırlıklı olarak işlenir. Tarihi olaylar, gezi izlenimleri, toplumsal sorunlar, bireysel duygular gibi konuların da işlendiği olur.

Divan edebiyatı daha çok, şiir alanında geliştiğinden, düzyazı alanında şiir kadar yapıt ortaya konmamıştır. Bu alandaki yapıtlarda sanattan çok, öğreticilik esastır. Bundan dolayı; düzyazı, dili ve üslubu açısından üç ayrı bölüme ayrılır:

1) Sade Nesir

Halkı bilgilendirmek için, yalın, sanatsız bir dille yazılan yapıtlardan oluşur. Genel olarak tefsir ve hadis kitapları, din ve tasavvuf konularında yazılanlarla tarih, menakıpname ve destan niteliği taşıyan yapıtlar bu türdendir. Mercimek Ahmet’in Farsçadan çevirdiği “Kabusname” adlı yapıtı sade nesrin başarılı bir örneğidir.

Sade nesir örnekleri olarak aşağıdaki eserlerden söz edilebilir:

  • Seydi Ali Reis’in Mir’atü’l-Memalik adlı gezi yazısı ve Kitabü’l Muhit adlı coğrafya kitabı (16. yüzyıl)
  • Sehi Bey’in Heşt Behişt adlı şuara tezkiresi (16. yüzyıl)
  • Aşıkpaşazade’nin Tevarih-i Al-i Osman (Osmanlı Tarihi adlı eseri (15. yüzyıl)
  • Mercimek Ahmed’in Kabusname tercümesi (15. yüzyıl)
  • Kul Mes’ut’un Kelile ve Dimme tercümesi (14. yüzyıl)
  • Evliya Çelebi Seyahatnamesi (17.yüzyıl)

2) Orta Nesir:

Günlük konuşma dilinden ayrılmış, zaman zaman süslü nesrin niteliklerini taşımakla beraber; anlatılmak isteneni, anlaşılır bir şekilde ortaya koyan nesirdir. Öğretici bir amacı olan, bilim ve kültür konularında yazılmış yapıtların çoğu orta nesir niteliğini taşır.

3) Süslü (Sanatlı) Nesir:

  • Hüner ve marifet göstermek amacıyla yazılmış, Arapça, Farsça sözcük ve tamlamalarla yüklü, “seci”lerin kullanıldığı, söz ve anlam sanatlarıyla dolu, bağlaçlarla uzayıp giden cümlelerle örülmüş, güç anlaşılır bir nesirdir. Divan edebiyatında süslü nesir türünün karşılığı olarak “inşa” sözü kullanılır. Süslü nesrin ilk örneğini “Tazarruname” adlı yapıtıyla Sinan Paşa kaleme almıştır.
  • Fuzuli’nin (16. yüzyıl) Şikayetname’si Türkçe yazdığı diğer bazı mektupları Veysi ve Nergisi adlı yazarların (17.yüzyıl) eserleri sanatlı nesir örneğidir.

Divan Nesri Ürünleri

  • Tezkireler
  • Dini-Tasavvufi-Ahlaki Eserler
    • Tefsirler
    • Kur’an Tercümeleri
    • Kırk Hadis/Yüz Hadis
    • Fıkıh/Kelam
    • Fetvalar
  • Menakıpnameler, Velayetnameler
  • Surnameler
  • Seyahatnameler
  • Mektuplar/Münşeatlar
  • Gazavatnameler,fetihnameler
  • Fermanlar
  • Salnameler
  • Siyasetnameler, öğüt verici eserler
  • Vasiyetnameler
  • Sefaretnameler
  • Anı/Hatırat

Tarihler (Vakayiname )

  • Tarih, geçmişteki belli bir dönemi anlatan, resmi niteliği olmayan yapıtlardır. Vakayiname ise Osmanlı Devleti’nin resmi tarihidir. Tarih yazarına “müverrih”, vakayiname yazarına da “vakanüvis” denir. Silahtar Mehmet Ağa’nın “Tarih”, “vakanüvis” göreviyle sarayda uzun süre çalışan Naima’nın “Naima Tarihi”, Peçevi’nin “Peçevi Tarihi” adlı yapıtları bu türlerin başarılı örnekleri arasında yer alır.

Divan Edebiyatı’nda tarih türünde epey eser verilmiştir. Bunların önemlileri şunlardır:

  • Aşıkpaşazade Tarihi (15. yüzyıl.)
  • Tacü’t-Tevarih: Hoca Sadettin Efendi (16. yüzyıl)
  • Peçevi Tarihi: Peçevi İbrahim Efendi (17. yüzyıl)
  • Naima Tarihi: (18. yüzyıl)
  • Cevdet Paşa Tarihi: (19. yüzyıl)

Tezkire

  • Ünlü kişilerin yaşamöykülerinin toplandığı yapıtlardır. Biyografinin Divan edebiyatındaki karşılığıdır, ilk tezkire örneği, Ali Şir Nevai’nin, şairlerin yaşamlarını anlattığı “Mecalisü’n Nefais” adlı yapıtıdır. Latifi’nin şairlerin yaşamını anlattığı “Tezkiretü’ş Şuara” adlı yapıtı süslü nesir örneğidir. Sinan Paşa’nın “Tezkiretü’l Evliya” adlı yapıtı da evliyaların yaşamlarının yer aldığı bir tezkiredir. Anadolu’daki en önemli örnek Sehi Bey’in Heşt Behişt Tezkiresi’dir. (Sekiz Cennet)

Seyahatname

  • Yazarların gezip gördükleri yerlerden edindikleri izlenim ve bilgileri aktardıkları yapıtlardır. Amaç, gezilen yerlerin doğal güzelliklerini, toplumsal yaşamlarını, gelenek ve göreneklerini tanıtmaktır.
  • Evliya Çelebi’nin “Seyahatname” adlı yapıtı bu türün en önemli örneklerinden biridir.
  • Seydi Ali Reis’in “Miratü’l Memalik”i hem bir seyahatname hem de bir anıdır.

Sefaretname

  • Osmanlı elçilerinin, bulundukları ülkelere ait bilgileri ve izlenimlerini içeren ve gezi yazısına benzeyen yapıtlardır.
  • Yirmisekiz Çelebi Mehmet’in “Paris Sefaretnamesi” adlı yapıtı bu türün başarılı bir örneğidir.

Siyasetname

  • Devlet adamlarına yöneticilikle ilgili bilgiler veren yapıtlardır.
  • Edebiyatımızda bu türün ilk örneği Yusuf Has Hacib’in mesnevi tarzındaki “Kutadgu Bilig” adlı yapıtıdır.
  • Ayrıca Nizamülmülk’ün “Siyasetname” si
  • Lütfi Paşa’nın “Asafname” adlı yapıtları bu türün başarılı örneklerindendir.

Münşeat (Mektup)

  • Mektuplardan veya çeşitli konulardaki süslü nesir örneği olan düzyazılardan oluşan yapıtlardır.
  • Nabi’nin özel-resmi mektuplarından ve değişik yazılarından oluşan “Münşeat” adlı yapıtı bu türün başarılı örneklerindendir.
  • Divan Edebiyatı’nda pek yaygın değildir. En bilinen örnek Fuzuli’nin Şikayetname’sidir.

Siyer

  • Hz. Muhammed’in; hayatını anlatan yapıtlardır. Bu yapıtlarda Hz. Muhammed’in; dünyaya gelişi, peygamberliği, Miraç olayı, Hicret olayı, savaşları, mucizeleri ve vefatı derin bir heyecanla dile getirilir.
  • Edebiyatımızda bu türün ilk örneği, Erzurumlu Darir’in “Siretü’n Nebi” adlı yapıtıdır.(14. yüzyıl) Düzyazı-şiir karışımı bir eserdir.

Surname

Şehzadelerin sünnet düğünleri ve “kadın sultan”ların düğün törenleriyle ilgili eserlerdir. Manzum (genellikle kaside biçiminde) olanları da vardır.

Şehrengiz

Bir şehrin (bazen insanlarının ve özellikle kadınlarının özellikleri de katılarak) güzelliklerinin anlatıldığı eserlerdir. Manzum da olabilir.

Gazavatname

Gaza (din uğruna savaşların anlatıldığı manzum veya düzyazılı eserlerdir. Yükselme Devri’nde çok yazılmış, sonraları azalmıştır.

Habname

Görülen bir rüya anlatılıyormuş gibi, bir olay ya da kişi hakkında görüşlerin söylenmesi biçiminde yazılır. Manzum da olabilir.

Veysi’nin (17. yüzyıl) Habname’si bu türün en önemli örneğidir. Habnameler eleştiri ve yergi içerir.

Faysal Dal

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bilgi için Arayınız.
1
Bilgi için Arayınız.
Bilgi için Arayınız.