Kulun Rücuu, İlahi Sekîne ve Adalet Terazisi: Tevbe 104 Ekseninde Bir Semantik, Pedagojik ve Hukuki Okuma
Kulun Rücuu, İlahi Sekîne ve Adalet Terazisi: Tevbe 104 Ekseninde Bir Semantik, Pedagojik ve Hukuki Okuma
İnsan, nisyandan (unutmaktan) malul ve hataya açık bir fıtratla yeryüzü sahnesine gönderilmiştir. Varoluşsal olarak kusursuzluk, beşerin değil, yalnızca Yaratıcı’nın sıfatıdır. Ancak İslam düşünce atlasında insanı kıymetli kılan şey, hiç hata işlememesi değil; düştüğü günah bataklığından sıyrılarak kalbini ve iradesini yeniden aslına döndürebilme kapasitesidir. İşte bu muazzam geri dönüş hareketinin İslam teolojisi ve Kur’an semantiğindeki adı tevbedir.
Tevbe Suresi 104. ayet-i kerime, ilahi rahmetin, psikolojik onarımın ve kurumsal ceza adaletinin sınırlarını çizen kurucu nasslardan biridir:
“Bilmediler mi ki, Allah kullarının tevbesini kabul eder ve sadakaları alır. Ve şüphesiz Allah, tevbeleri çokça kabul edendir, çok merhametlidir.” (Tevbe, 104)
Bu çalışmada, baştan beri ilmek ilmek dokuduğumuz kavramsal çerçeveyi bütüncül bir perspektifle ele alacağız. Tevbe sözcüğünün etimolojik kökenlerinden başlayarak, Kur’an’ın kelimeye yüklediği dinamik anlam katmanlarını, peygamberlerin bu süreçteki manevi ve pedagojik fonksiyonunu, günahların gizlenmesi (setr) ilkesinin nebevi uygulamalardaki yansımalarını ve nihayet bu ilkelerin modern evrensel hukuk normları ile güncel adalet krizlerine olan izdüşümlerini 2000 kelimelik geniş bir hacimde, derinlikli ve pedagojik bir dille analiz edeceğiz.
1. Etimolojik Temeller: Tevbenin Dilsel ve Kavramsal Anatomisi
Bir kavramın Kur’anî ve ıstılahi (terim) değerini doğru kavrayabilmenin ilk şartı, o kavramın doğduğu dilin kök hücrelerine inerek etimolojik yapısını deşifre etmektir. Arap dil sisteminde kelimelerin kök anlamları, üzerine inşa edilecek teolojik felsefenin de sınırlarını çizer.
A. “T-V-B” Kökünün Sözlük Manası
Tevbe kelimesi, Arapçada t-v-b (ت – w – ب) kökünden türemiştir. Bu kökün temel sözlük anlamı “rücu etmek, geri dönmek, ayrıldığı ana eksene veya asla avdet etmek” demektir. Ancak Arap dili, sıradan bir geri dönüş eylemi için bâ’e (باء) veya race’a (رجع) fiillerini kullanırken; tâbe (تاب) fiilini, hatalı, tehlikeli veya yanlış bir yoldan sıyrılarak doğru, güvenli, fıtri ve asıl olan istikamete yönelmek manasındaki “nitelikli ve bilinçli dönüşler” için tahsis etmiştir.
B. Failin Değişimine Göre Fiilin Çift Yönlü Fonksiyonu
Arap dil mantığında t-v-b fiili, yöneldiği edata (harf-i cer) göre muazzam bir semantik işlev kazanır. Bu işlev, kul ile Allah arasındaki dikey ilişkiyi anlamlandırmak açısından pedagojik bir zorunluluktur:
- Kulun Tevbesi (İlâ / إلى ile kullanıldığında): Kulun günahı, isyanı, gafleti veya fıtrattan sapmayı arkasında bırakarak yüzünü, kalbini ve iradesini yeniden Allah’a döndürmesini ifade eder. Bu, kuldan Allah’a doğru yönelen dikey bir rücu hareketidir.
- Allah’ın Tevbesi (Alâ / على ile kullanıldığında): Allah’ın kuluna rahmetle, mağfiretle, rıza ve lütufla tekrar dönmesini; kulun üzerindeki gazap, ceza veya uzaklık perdesini kaldırmasını ifade eder.
İncelediğimiz Tevbe 104. ayette geçen “yakbelut-tevbete” (tevbeyi kabul eder) ifadesi ve ayetin sonundaki “et-Tevvâb” ismi, bu ilahi geri dönüşü ve kabulü perçinler. Kul sınırlı iradesiyle bir adım attığında, Allah rahmetiyle kuluna yönelir.2. Kur’an Referanslı Anlam Katmanları ve Semantik Alan
Kur’an-ı Kerim, kelimeleri durağan anlamlarıyla bırakmaz; onları nüzul süreci içinde örerek kozmik birer ıstılaha dönüştürür. Kur’an bütünlüğünde tevbe kavramı sadece ahlaki bir pişmanlık formu değil, çok katmanlı bir ruhi uyanıştır.
A. Fıtrata ve İlk Sözleşmeye (Ahde) Dönüş
Kur’an semantiğinde tevbe, insanın unuttuğu o fıtri temizliğe ve misaka (asli ahde) geri dönme iradesidir. Kul, günah işlediğinde aslında kozmik dengeden sapmış, “Elest Bezmi”ndeki (A’râf, 172) sözleşmesini ihlal etmiştir. Tevbe, insanın kendi özüne yaptığı hicrettir.
B. Evbe ve İnâbe ile Kavramsal Hiyerarşi
Kur’an’da t-v-b köküyle akraba olan ve dönüş ifade eden iki kavram daha vardır. Tevbenin pedagojik derinliğini anlamak için bu üçlü hiyerarşiyi bilmek gerekir:
- Tevbe: Cezalandırılma korkusu veya günahın vicdani ağırlığı altında ezilerek günahtan kaçıp Allah’a sığınmaktır. Bu, genel müminlerin makamıdır.
- İnâbe: Korkunun ötesine geçerek, nimetlerin, ilahi cemalin ve sevginin cazibesiyle Allah’a defalarca, aşkla yönelmektir. Kur’an bunu “munîb bir kalple gelmek” (Kāf, 33) olarak tanımlar.
- Evbe: Dönüşün zirvesidir. Sebeplerden ve masivadan (Allah dışındaki her şeyden) tamamen sıyrılıp, sadece ve sadece O’nun zatına dönmektir. Kur’an bu kavramı peygamberler için kullanır: “Ni’mel abd, innehû evvâb” (O ne güzel kuldu, çünkü o sürekli Allah’a dönerdi; Sâd, 30).
C. Tevbe-i Nasûh: Ruhi Dokunun Tamiri
Tahrim Suresi 8. ayette geçen “Tevbeten Nasûhan” ifadesi, kavramın Kur’an’daki en rafine halidir. Nasûh kelimesi, hem “söküğü dikmek, yamamak” hem de “balı süzmek, arı duru kılmak” demektir. İslam pedagojisi, tevbeyi günahla yırtılan, tahrip olan ruhi dokunun, salih amellerle yeniden örülmesi ve tamir edilmesi süreci olarak tanımlar.
3. Tevbe 104. Ayet Bağlamında Semantik Analiz ve Sadaka İlişkisi
Söz konusu ayet-i kerime, yukarıda aktardığımız etimolojik ve Kur’anî arka planı muazzam bir teolojik formülle taçlandırır: “Bilmediler mi ki, Allah kullarının tevbesini kabul eder ve sadakaları alır…”
Ayette tevbe eyleminin hemen ardından “ve ye’huzus-sadakâti” (sadakaları alır) ifadesinin gelmesi tesadüfi değildir. Kur’an semantiğinde sadaka, kulun tevbesindeki içtenliğin pratik, sosyal ve somut ispatıdır. Çünkü sadaka kelimesi, sıdk (doğruluk, sadakat) kökünden gelir. Sözlü dönüş (tevbe), toplumsal alandaki eylemsel doğrulamayla (sadaka) birleştiğinde mutlak kabule ulaşır.
Ayetin “Ennallâhe huvet-Tevvâbur-Rahîm” şeklinde bitmesi ise anlamın zirvesidir. Tevvâb, mübalağalı ism-i fail kalıbındadır. Kul bin kere de sapıp dönse, Allah kuluna on bin kere, sınırsızca ve tekrar tekrar rahmetle dönendir. Kulun dönüşü sınırlı ve sonlu, Allah’ın kuluna tevbesi (rahmetle rücuu) ise sonsuz ve sınırsızdır.4. Tevbe Sürecinde Peygamberlerin Pedagojik ve Manevi Fonksiyonu
İslam teolojisinde peygamberler, kul ile Allah arasındaki tevbe ilişkisinde statik birer seyirci değildir. Onlar bu sürecin yol göstericisi, şahidi, kolaylaştırıcısı ve dikey boyuttaki manevi destekleyicisidir.
A. Üsve-i Hasene (Ameli Model Olma)
Peygamberlerin en temel fonksiyonu, tevbenin “nasıl” yapılacağını insanlığa bizzat kendi hayatlarıyla öğretmeleridir. Kur’an, peygamberleri günahsızlık (ismet) sıfatına sahip kılmakla birlikte, onların insan olmaktan kaynaklanan ufak tefek yanılgılarını (zelle) ve bu yanılgılar karşısındaki anlık rücu reflekslerini insanlığa birer tevbe dersi olarak sunar. Hz. Âdem’in “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik…” (A’râf, 23) nidası, insanlığa günah karşısında kibirlenmeme ve teslim olma metodolojisini öğreten ilk pedagojik modeldir.
B. İstiğfar ile Tevbeye Dikey Destek Sağlama
Kur’an-ı Kerim, müminlerin kendi başlarına yaptıkları tevbenin yanı sıra, Hz. Peygamber’in onlar adına yapacağı istiğfarı (bağışlanma talebini) tevbenin kabulünde çarpan bir etki, dikey bir manevi destek olarak konumlandırır. Nisâ Suresi 64. ayet-i kerime, bu fonksiyonun en açık nassıdır:
“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelselerdi, Allah’tan bağışlanma dileselerdi ve Peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli bulurlardı.”Bu ayet, Peygamber’in varlığının ve duasının, kulun tevbesinin kabul katsayısını artıran kurumsal bir şefaat ve bereket mekanizması olduğunu ortaya koyar.
C. Tevbe Psikolojisinde “Sükûnet” ve “Sekîne” Merkezi Olma
Tevbe eden insan ruhen hırpalanmış, suçluluk psikolojisiyle sarsılmış ve güvensiz bir limandadır. İşte tam bu noktada Peygamber, mümin yürekleri teskin eden bir şefkat sığınağıdır. Tevbe 104. ayetin hemen bir önceki ayetine (Tevbe 103) baktığımızda bu fonksiyonu çok net görürüz:
“Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyesin ve arındırasın. Onlara dua et; çünkü senin duan onlar için bir sükûnettir (sekînedir/huzurdur).”Peygamber’in tevbe sürecindeki duası, kulun iç dünyasındaki fırtınaları dindiren, ona “Tevben kabul edildi, artık emniyettesin” güvencesini veren psikolojik bir kalkandır.
5. Peygamber Dışında Birine Tevbe Sunulabilir mi? (Tevhid ve Hasr İlkesi)
İslam teolojisinin ve Kur’an-ı Kerim’in tevhid (Allah’ın birliği) ilkesinin en kesin, tavizsiz olduğu konulardan biri budur: Peygamber dahi olsa veya Peygamber dışında herhangi bir fani, veli, alim, ruhani lider ya da kuruma asla tevbe sunulamaz, günah itiraf edilemez.
A. Teolojik Gerekçe: Hasr (Tahsis) Kalıbı
Kur’an-ı Kerim, günahları affetme ve tevbeleri kabul etme yetkisini doğrudan ve sadece Allah’ın zatına hasreder. Âl-i İmrân Suresi 135. ayet-i kerime, bu kuralı retorik bir soruyla zihinlere kazır:
“…Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? (Ve men yağfirus-zunûbe illallâh)”Arapça dil mantığında bu kalıp, ihtimal kapılarını tamamen kapatan mutlak bir hasr (sınırlama) ifade eder. Dolayısıyla, bir insanın karşısına geçip günah itirafında bulunmak ve ondan bağışlanma dilemek, İslam’ın en hassas olduğu tevhid ilkesini zedeler ve Hristiyanlıktaki “günah çıkarma” (engizisyon/kilise) müessesesine kapı aralar.
B. Kavramsal Ayırım: Tevbe ile Helalleşme Arasındaki Fark
Peygamber dışındaki insanlarla olan ilişkilerimizde günah ve kusur mevzubahis olduğunda, Kur’an tevbe kavramını değil, hukuk, helalleşme ve ıslah kavramlarını devreye sokar. Eğer işlenen günah bir insanın hakkını (gıybet, hırsızlık, iftira vb.) ilgilendiriyorsa, o insana gidip “Sana tevbe ettim” denmez. Yapılması gereken; hakkı iade etmek, özür dilemek ve helallik almaktır. Kul hakkı ödendikten sonra, o günahın uhrevi cezası için yine yalnızca Allah’a tevbe edilir.
C. Günümüz Tasavvufi Kurumlarındaki “Tevbe Alma” Uygulaması
Günümüzde bazı tasavvufi ekollerde, bir mürşidin huzurunda yapılan ve halk arasında “tevbe almak” denilen uygulamalar, eğer mürşidin günahı affettiği inancıyla yapılıyorsa bu açık bir sapmadır. Bunun fıkhi ve pedagojik olarak meşru kabul edilen tek yorumu “Ahitleşme ve Söz Verme (Bey’at)” mekanizmasıdır. Mümin, salih bir zâtın huzurunda, onun şahitliğinde “Ben geçmiş günahlarıma pişman oldum, Allah’ım sana söz veriyorum, bu salih kulunu da bu söze şahit tutuyorum” diyerek Kur’an’da geçen bey’at mekanizmasını canlandırmaktadır. Buradaki rehber, günahı affeden değil; kulun Allah’a verdiği sözde durması için ona rehberlik eden bir vasidir.
6. Sünnette “Setr” (Gizlilik) İlkesi ve Nebevi Uygulamalar
İslam pedagojisi ve hukuku, bireyin onurunu korumak ve suçun toplumda normalleşmesini engellemek adına günahların gizlenmesini (setr) esas kabul eder. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatı ve risalet metodu incelendiğinde, bu kuralı bizzat uyguladığı pek çok sarsıcı vaka mevcuttur.
A. Maiz b. Malik (Genç Adam) Vakası
Maiz, işlediği zina hatasının azabıyla Peygamberimiz’in huzuruna gelip, “Ey Allah’ın Resûlü, beni temizle, ben zina ettim” dediğinde, Efendimiz ondan yüzünü çevirdi. Maiz, Peygamberimiz’in döndüğü tarafa geçerek itirafını dört kez tekrarladı. Dördüncü ısrardan sonra Hz. Peygamber, adamın akli dengesinden veya ne dediğini bilip bilmediğinden emin olmak için sırayla şu soruları sordu:
- “Sende delilik var mı?” (Maiz, “Hayır” dedi).
- “İçki mi içtin?” (Ağzı koklatıldı, içki kokmuyordu).
- “Evli misin?” (Maiz, “Evet” dedi).
Efendimiz, onun bir anlık öpüşme veya sarılmayı zina zannetmiş olabileceği ihtimaline binaen, şüphe uyandırmak amacıyla sordu: “Belki de sen sadece öptün, ya da elledin, ya da sadece baktın?” Maiz ısrarla hayır deyip en çıplak hukuki terimlerle birleşmeyi itiraf edince ceza uygulandı.
Ancak infaz sırasında Maiz taşların acısıyla kaçmaya çalıştı, orada yakalanıp infazı tamamlandı. Durum Hz. Peygamber’e haber verilince, Efendimiz hüzünlendi ve infazı gerçekleştirenlere sitem ederek şöyle buyurdu:
“Onu bıraksaydınız ya! Belki de tevbe ederdi de Allah onun tevbesini kabul buyururdu!” (Ebu Davud, Hudûd 7)B. Gamikiyeli Kadın Vakası
Maiz olayından kısa bir süre sonra, Gamikiye kabilesinden hamile bir kadın gelerek zina ettiğini itiraf etti. Hz. Peygamber bu kadına da aynı şekilde yüzünü çevirdi ve itirafını kabul etmek istemedi. Kadın ısrar edince, Peygamberimiz ceza vermedi ve kadına dönerek: “Hayır, şimdi olmaz. Git, çocuğunu doğuruncaya kadar bekle” dedi.
Aylar sonra kadın çocuğuyla geldi. Efendimiz yine cezadan kaçınmanın yolunu arayarak: “Git, çocuğu sütten kesinceye kadar onu emzir” dedi. İki yıl sonra kadın, elinde bir ekmek parçası tutan çocuğuyla tekrar geldiğinde artık hukuken yapacak bir şey kalmamıştı ve ceza infaz edildikten sonra Efendimiz onun cenaze namazını bizzat kıldırdı ve gıybetini yapanları uyardı:
“Yavaş ol ey Halid! Ruhumu kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bu kadın öyle bir tevbe etti ki, eğer haraç toplayan/zulmeden bir zalim bile böyle bir tevbe etseydi mutlaka bağışlanırdı!” (Müslim, Hudûd 23)7. Kur’an Ceza Hukukunun Evrensel Ölçütleri
Yukarıda zikredilen iki nebevi pratik, Kur’an’ın ceza adaletine bakışını şekillendiren beş temel evrensel ölçütü ortaya koyar:
I. Şüphe Halinde Cezanın Düşmesi
İslam ceza hukukunda “Şüpheden sanık yararlanır” ilkesi esastır. Hz. Peygamber’in Maiz’e sorduğu sorular, suçu sabitlemek için değil, suçun niteliğinde bir şüphe uyandırıp cezayı düşürmek içindir. Kanuni adıyla “Şüphe ile hadlerin düşmesi” prensibi, cezayı mutlak bir amaç olarak görmez.
II. Setr (Gizlilik) ve Kamu Düzeni Ölçütü
Suç aleni bir nitelik kazanıp resmi makamlara intikal etmediği sürece, aslolan suçun örtülmesi ve kişinin kendi vicdanında tevbeye yönlendirilmesidir. Gizli kaldığı sürece devlet, vatandaşının gizli hatasını deşifre etmekle görevli bir istihbarat mekanizması değildir.
III. Cezaların Şahsîliği İlkesi
Gamikiyeli kadın vakası, Kur’an’ın “Hiçbir günahkar, bir başkasının günahını yüklenmez” (En’âm, 164) ayetinin en somut tezahürüdür. Kadın suçludur ancak karnında masum bir fetüs taşımaktadır. Hz. Peygamber, cezayı yaklaşık 3 yıl erteleyerek çocuğun yaşama, bakım ve beslenme hakkını, annenin ceza ehliyetinin önüne koymuştur.
IV. Cezanın Amacı: İntikam Değil, Islahtır
Ceza, suçludan intikam alma veya onu yok etme aracı değildir. Kur’an’da ceza içeren ayetlerin hemen ardından genellikle “Ancak bundan sonra tevbe edip durumlarını düzeltenler (ıslah olanlar) müstesna…” (Nûr, 5) vurgusu gelir.
V. İtirafın Geri Çekilebilirliği (Rücu)
Kulun kendi aleyhine yaptığı itiraflarla sabit olan şer’i cezalarda, kul infaz anında bile itirafından dönerse veya kaçarsa bu eylem bir rücu belirtisi olarak kabul edilir ve infaz derhal durdurulur. Peygamberimiz’in “Onu bıraksaydınız ya” sözü bu hukuki sınırın tescilidir.
8. Tarihsel ve Güncel Sapmaların Kur’anî Eleştirisi
Kur’an’ın ve sünnetin inşa ettiği bu muazzam adalet terazisi dikkate alındığında, gerek tarihsel süreçte gerekse günümüzde “din, şeriat veya devletin bekası” adı altında gerçekleştirilen bazı radikal ve fevri uygulamaların Kur’an normlarının tamamen dışında kaldığı açık bir gerçektir.
A. “Şeriat” Adına Kol/Kafa Kesen Yapıların Hukuki Sapması
Bugün bazı radikal örgütlerin pazar yerlerinde uyguladığı “kol ve kafa kesme” seansları, Kur’an ceza hukukuna değil, vahşi bir intikam psikolojisine dayanır. İslam hukukunda ceza verme yetkisi vahşi gruplara veya şahıslara değil; yalnızca bağımsız bir yargı mekanizmasına (mahkemeye) aittir. Kendi kendine mahkeme kurup infaz yapmak İslam fıkhında suçtur (ihkāk-ı hak yasaktır). Ayrıca Kur’an, hırsızlıkta el kesme cezası getirse de, nebevi uygulamada yoksulluk, kıtlık veya şüphe durumunda bu ceza asla uygulanmamıştır (Hz. Ömer kıtlık yılında bu cezayı askıya almıştır).
B. “Devletin Nizamı” İçin Kundaktaki Bebeklerin Öldürülmesi (Siyaseten Katl)
Osmanlı tarihinde “Evlat Katli” olarak bilinen uygulama, Kur’anî şeriatın (nassın) değil, örfi hukukun ve siyasi otoritenin bir ürünüdür. Bu uygulama, Kur’an’ın en kurucu ilkesi olan cezaların şahsiliği (“Hiçbir günahkar, bir başkasının günahını yüklenmez”, en-Necm, 38) ilkesini doğrudan ihlal eder. Henüz hiçbir isyan eylemine girişmemiş bir bebeğin, “gelecekte isyan edebilir” zannı üzerine öldürülmesi Kur’an’a tamamen aykırıdır. İslam hukukunda “Nassın olduğu yerde maslahata/içtihada itibar edilmez.” Kur’an, suçsuz bir cana kıymayı mutlak olarak yasaklamışken, devletin istikbali gibi geleceğe matuf gerekçelerle cinayet meşrulaştırılamaz.
C. Güncel Hukuki Krizler ve Kur’an Normları
Tarihteki masum katliamlarını Kur’an nasslarıyla nasıl bağdaştıramıyorsak; günümüzde hukukun evrensel ilkelerinin, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi kesinleşmiş yüksek mahkeme yargılarının göz ardı edilerek insanların cezaevlerinde tutulmasını da Kur’an’ın adalet normlarıyla bağdaştırmak mümkün değildir.
- Ahde Vefa İlkesi: Kur’an, devletlerin imza attığı sözleşmelere uymasını emreder (“Sözleşmelerinizi yerine getirin”, Maide, 1). Bir devletin, altına imza attığı uluslararası hukuk sözleşmelerini (AİHM) veya kendi koyduğu anayasal bağlayıcılıkları (AYM) siyasi mülahazalarla askıya alması, Kur’an literatüründe “Gadr” (ahde vefasızlık) olarak adlandırılır.
- Zulüm ve Haksız Yere Alıkoyma: Kur’an terminolojisinde adalet, hakkı sahibine teslim etmektir; zulüm ise bir hakkı gasp etmek, bir şeyi ait olmadığı yerde tutmaktır. Yüksek mahkemelerin “ihlal var, bu kişi serbest kalmalı” dediği andan itibaren, o kişinin cezaevinde tutulduğu her saniye Kur’an literatüründe doğrudan “Zulm-i Sarih” (Açık Zulüm) sınırları içine girer.
- Kitabın Bir Kısmını Arkaya Atma Psikolojisi: Yüksek mahkeme kararlarının etrafından dolaşarak, yeni dosyalar veya hukuki formüller üreterek tutukluluk halini uzatmak, nassın lafzını ve ruhunu arkadan dolanmak demektir. Bu durum, Kur’an’ın Yahudileşme temayülü olarak eleştirdiği “Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını işine gelmediği için arkaya atma” (Bakara, 85) psikolojisiyle eş değer bir hukuki kurnazlıktır.
9. Sonuç: Adaletin Siyasi İdeolojisi Olmaz
Tevbe Suresi 104. ayetinin bize sunduğu en büyük ufuk; ilahi iradenin kuluna karşı ne kadar merhametli, esnek, onarıcı ve yapıcı yaklaştığıdır. Allah, kulunun gizli günahını ifşa etmesini istemezken, ona dönüş kapılarını sonuna kadar açarken ve sadakayı bu dönüşün toplumsal nişanesi kılarken; beşeri sistemlerin veya radikal yapıların insan onurunu ayaklar altına alan, hukuku siyasi güce kul eden yaklaşımları tam bir teolojik sapmadır.
İslam hukuk ahlakını özetleyen en sarsıcı tarihi tespiti Hz. Ali (r.a.) yapmıştır: “Küfür ile mülk (devlet) devam eder ama zulüm ile devam etmez.”
Kur’an normlarına göre; sahte delillerle kurulan kumpas davalarında, kesinleşmiş yüksek mahkeme kararlarına rağmen cezaevinde tutulan mahkumlarda veya ideolojisi, siyasi fikri, kimliği ne olursa olsun hakkı gasp edilen her bireyde aslolan hakkın mutlak surette teslim edilmesidir. Adaletin sağ bacağı, sol bacağı, dindar olanı veya seküler olanı olmaz. Hakkın sahibine teslim edilmediği, şüphelerin cezalandırmaya dönüştürüldüğü, güçlünün hukukunun egemen olduğu her düzen, ismi ne olursa olsun Kur’an’ın bizzat savaş açtığı “Zulüm Düzeni”dir. Tevbe 104, insanlığı bu zulüm sarmalından çıkarıp, ilahi rahmetin ve mutlak adaletin sükûnetine çağıran evrensel bir manifestodur.